heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

23 Mayıs 2012 Çarşamba

simple men


şu elektronik ürünler satan mağazaların film sattıkları sepetleri karıştırırken bu filme rastladım. modern klasiklerdenmiş. film öyle aman aman değil, insanın canını sıkmıyor, ama ne anlattığı meçhul. babalarını arayan küçük kardeş, büyük kardeşi ikna ediyor. sonrası önemli değil. ama filmde geçen bu sahne güzeldi. filmlerdeki en iyi dans sahneleri diye başlık açsam, bu sahne kesin girerdi. bu arada parça feci güzel. neyse işte..

sonic youth - kool thing..

21 Mayıs 2012 Pazartesi

birinci dünya savaşı: bir kaç anekdot

mondros sonrasında istanbul dörde bölünmüş. kadıköy-üsküdar tarafı italyanlara, sur içi fransızlara, şimdiki beyoğlu civarı ingilizlere verilmiş. padişahın idaresinde ise haliç'ten bebek karakoluna kadar kalan kısım vardır. geri kalan yerler daha yerleşime açılmamış.


ittihatçıların savaşın kazanılması halinde planları elbette var. bir defa mısır'ın tekrar ele geçirilmesi, iran'ın tam bağımsızlığının sağlanması öncelikli hedef. karadeniz kıyılarındaki türk olmayan toplulukların türk idaresine geçirilmesi de bir hedef. kırım ve azerbaycan'a türk şehzade gönderilmesi, gürcistan'a bir alman prensinin, ermenistan'a da bir arşidükün tayini düşünülüyor. dobruca ve güney beserabya'ya karşılık mesta ve struma vadileri(batı trakya ve doğu rumeli civarları) bulgarlardan istenecektir. italya'dan da trablus, bingazi ve eritre istenecekmiş. tabi şimdiki ortadoğunun da tamamen osmanlıda kalması kesin.

hitler ile mussolini savaşta en fazla onbaşı rütbesine ulaşmışlardır. üstelik hitler, ilk önce savaşa uygun olmadığı için orduya alınmamıştır. ama sonlara doğru önüne cepheye sürüldüğü için hitler de alınmış ve demir haç nişanı kazanmıştır.


batı cephesinin 1870'deki gibi çökmemesinin nedeni belçikalılardır. almanlara karşı oldukça iyi savaşmışlar ve fransızlarla ingilizlere oldukça zaman kazandırmışlardır. almanlar paris'e 70 km kadar yaklaşabilmişlerdir. schlieffen planı teorik olarak çok iyi olsa bile uygulamada çuvallamıştır.

batı cephesinde 1916 şubatındaki verdün muharebelerinde 400.000 fransız ve yarım milyon alman askeri ölü/yaralı/kayıp olarak kayıtlara geçmiştir. bu fransızlar için bir psikolojik yıkım olmuştu. üstelik neredeyse hiç sömürge askeri kullanmamışlardı. alman komutan falkenhayn başarısız olmuştur ve bu kaybedeni sonra bize yollamışlardır. fransız komutan petain ise almanları durdurmuşlardı ve birinci savaşın fransızlar için çanakkale'si verdün'dür. bu savaş, tarihin en kanlı savaşıdır.

ingilizlerin çanakkale'si somme saldırısıdır. almanlar haziran 1916'da saldırıya geçince ingiliz ve fransızlar karşı saldırya geçmişler ve 4,5 ay boyunca saldırmışlar. sonuçta 13 km ilerleyip 400.000 kayıp vermişlerdi. yanlarında 200.000 fransız kaybı da cabası. almanlar ise yarım milyon insanını daha kaybetmişlerdi.


tanenberg muharebesi rusları bitiren savaştır. almanlar böylece doğu cephesini garanti altına almışlardır. savaşı kazananlar luderndoff ve hindenburg'dur. rusların komutanı olan samsonov, alman kanatlarının zaafını fark edip acele ile hücüma kalkması ve şifreli haberleşmeyi kesip , açık açık emirler yağdırması yüzünden kaybetmiştir. hindenburg baştan duruma inanamamış, sonra ise çabuk davranarak olayı toparlamıştır. rus komutan samsonov intihar etmiştir. savaşta almanlar 20.000 kayp verseler bile ruslar 150.000 kayıp vermiştir.


savaşın ilginç planları da vardır. baltık denizine egemen olmak ve rusya'ya silah ve cephane taşımak için almanya'nın dümdüz kumluk pomeranya kıyılarına çıkırtma yapmak. böylece berlin'e 200 km mesafe kalmış oluyordu. plana göre ingiliz donanması frizon ve bordum adalarını ele geçirerek üs olarak kullanacaktı. sonra o bölgeye dökülen ırmakların ağızlarını tıkayacak ve kiel kanalını tahrip edecek, almanya'nın kıyılarını kuşatacaklardı.


bizim kanal harekatları ise tam bir ahmaklıklar örneğidir. ilber ortaylı'nın deyimi ile söylersem eğer, yavuz sina'yı geçerken hiç kimseye bir şey olmamıştır. ama cemal paşa geçerken askerlerin bazıları kum fırtınalarında kör olmuştur. bu saldırıda süveyş kanalına kadar ilerleyerek ingilizleri bile şaşırttık. ama askerlerimiz yüzme bilmedikleri için balkabaklarına tutunarak yüzmeye çalışınca, ingilizlerin mitralyöz ateşiyle ördek gibi avlanmışlardır. 25.000 askerle yapılan bu saldırının komutanı cemal paşa'dır. bir yıl sonra alman kress von kressenstein komutasında 10.000 kişiyle saldırdık. yine sonuç alamadık. ilk saldırı başarısızlığımızdan 1 ay sonra ingilizler çanakkale'ye saldırdı. bu iki saldırıdan tırsan ingilizler, kanalı kesin olarak korumak için yavaş yavaş filistin'e ve suriye'ye gireceklerdir. kanal seferlerinin nedeni de batı cephesinde almanları rahatlatmaktır. bu anlamda amacına ulaşmıştır. çünkü ingilizler kanala büyük oranda asker ve malzeme yığmaya birinci kanal seferinden sonra başlamıştır. birinci dünya savaşında tarihin en büyük türk orduları cephelerdedir ve savaş kaybedilmiştir.

bizim için savaşın kaybedildiği yer filistin cephesidir. bu cephede 7 ve 8. ordu vardır. bu iki orduda toplam 13 tümen var ve her tümende 1300 tüfek mevcut. bu da yaklaşık 17.000 tüfek eder. bu tümenler de felaket halde. yemek yetersiz, kıyafetler paramparça. öldürülen düşmanların giysilerinden yararlanılıyor. ayrıca bu tümenler içinde araplar da mevcut ve iyi de savaşmışlardır. ingiliz komutan allenby, türk ordusunu 30.000 kişi olarak düşünmüştür(gerçekte 40.000 kişi). 30.000 kişiye karşı hazırladığı ordu 460.000 kişidir ve emir faysal da cabasıdır. bu durum bizim orduyu müthiş bir moralsizliği de itmiştir. ordumuz yine de iyi dayanmıştır. savaş ancak ekim 1918'de bitmiştir. son mağlubiyetten önce ingilizleri 2 kez de yenmişizdir. ama üçüncü gazze muhaberesini kaybederek(liman paşa'nın filistin'deki hatalı savunma hattı nedeniyle) şimdiki sınıra çekildik. çekilirken lawrence'ın arap atlılarının silahsız türk askerini geri çekilirken kılıçtan geçirdiğini de bilmek gerekir. ilginçtir, bu savaşta ileride genelkurmay başkanlığı yapacak iki subay ingilizlere esir düşmüştür. ragıp gümüşpala ve cevdet sunay. malumunuz olduğu üzere cevdet sunay cumhurbaşkanlığı da yapmıştır


savaştan önce kore'nin batısında, çin'in doğu kıyılarında olan tsintao körfezi alman sömürge bölgesidir ve almanların orada deniz üssü vardır. üstelik alman gemileri o üssü lojistik merkez olarak kullanıp ingiliz hedeflerine baskın yapmaktadırlar. ancak ingilizler japonlarla anlaşmış ve üssü japonların almasına göz yummuşlardır. gerçi alan birlikler içinde bir bölük de ingiliz askeri vardır. neyse, böylece uzak doğudan getirecekleri asker ve mallarını güvence altına almışlardır. savaş sonunda ise çin'deki alman hakları ve büyük okyanustaki adaları japonlara geçmiştir.


bu savaşta kızıl baron da vardır. fransızlar ona le petit rouge(küçük kızıl) veya diable rouge(kızıl şeytan), ingilizler red knight(kızıl şövalye) veya red baron(kızıl baron) dermiş. adı manfred von richthofen bu havacı alman, 80'den fazla düşman uçağı düşürmüştür. uçağını kırmızıya boyadıktan sonra ününe ün katan bu pilot, düşmanlarını havada düelloya davet etmesi ile meşhurdur ve bu yüzden herkesin saygısını kazanmıştır. öyle ki, düşmanın ondan bilerek ve isteyerek kaçtığı bile söylenir. 1918 nisanında uçağı düşürülmüş ve ölmüştür. hakkında yapılan film pek öyle iyi değildir.
almanların afrika sömürgeleri ise genelde kolayca ele geçirilmiştir. batıdaki togo ve kamerun savaşın hemen başında, güneydeki namibya kısa bir zamanda alınmıştır. ancak tanzanya öyle olmamıştır. albay lettow-vorbeck komutasındaki almanlar, kıtadaki almanlar teslim olana kadar gerilla taktiği ile ingilizleri püskürtmüşlerdir.

savaş bittiğinde alman asker ve subaylarının bir kısmı samsun'a gidip, ukrayna üzerinden almanya'ya dönmeye çalışmış. bu sırada bir kısmı hastalıklardan ölmüş. istanbul'a varanlar ise anadolu yakası ve adalar'da toplanmış ve 5 gemi ile ayrılmışlar. liman von sanders'in ayrıldığı gemide 120 subay ve 1800 asker olduğuna göre takribi en az 10.000 alman asker ve subayı osmanlı ordusunda savaşın sonunu görmüştür. osmanlı ordusunda ölen alman askerlerinin sayısı hakkında bir veriyi bulamadım. bilen varsa yazsın, eklerim. ama çanakkale'de 200 kişilik bir alman birliğinin kısa sürede 40 kişiye düştüğünü liman paşa anılarında yazmıştır.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

venedik


geçen ayların birinde, bir tv programında cenk eren isimli şahıs, adının yüksel venedik olduğunu söylemiş, soyadının hikayesini de anlatmıştı. ailesi venedik kökenliymiş ve trabzon'da yaşıyorlarmış. fatih trabzon'u alınca, o zaman osmanlı-venedik ilişkileri hiç iyi olmadığı için mecburen güneye inmişler ve gümüşhane'ye yerleşmişler. zamanla türkleşip müslüman olmuşlar. ama aile kökenini unutmamış ve soyadları venedik olmuş.

sonra bende birden jeton düştü. erzurum'un çat ilçesinin venedik diye bir mezrası vardır. o isim bana çok garip gelirdi ve neden venedik gibi bir isim kervan geçmez bir mezraya verilmiş, anlamamıştım. hani derler ya "doğunun paris'i şu il bu il" diye, doğunun venedik'i harbiden vardır. işte o jeton düşme esnasında "lan yoksa burada yaşayanların aileleri de mi venedik kökenli ve fatih'ten kaçtılar, buralara kadar geldiler" fikri oluştu. harbi lan, çok ilginç anasını satayım..

10 Mayıs 2012 Perşembe

savaş

futbol üzerine bir kaç taneden fazla yazımı gördüğünüzü sanmam. bursa şampiyon olduğunda büyük kulüp olma yolundaki yaptıklarını yazacaktım bir ara, vazgeçtim sonra. ama şimdi iş son maça kalınca yazasım geldi. maça daha iki gün var ama neyse işte..

futbolu hollandalılar basit bir oyun olarak görseler bile bu oyun savaş oyunudur. planlama, maliyet, strateji, taktik, enerji, gücün kullanımı, manevra kaabiliyeti, disiplin, astlar, üstler, erler, generaller, saha içinde yığılıp kalanlar, geçen sene barış özbek'in yaptığı gibi casusluk, artık şike olarak kabul edilmeyen içten adam ayarlama, kısaca her şey bu savaşın içinde vardır ve savaşın sanatını da sun tzu yazmıştır.


sun tzu der ki, "bir savaşı kazanmak için karşınızdakini tanımak zorundasınız. karşınızdakini tanımanın yolu, kendini tanımaktan geçer. bir savaşta karşınızdakini tanıyamazsanız bile, kendinizi tanımak, mağlup olmanızı engeller."

sun tzu der ki, "sonuçta, düşmanı ve kendinizi iyi biliyorsanız, yüzlerce savaşa bile girseniz sonuçtan emin olabilirsiniz. kendinizi bilip, düşmanı bilmiyorsanız, kazanacağınız her zafere karşın yenilgiyle de tanışabilirsiniz. ne kendinizi ne de düşmanı bilmiyorsanız sizin için gireceğiniz her savaşta yenilgi kaçınılmazdır."

fenerbahçe ile yıl içerisinde yapılan üç maçta olabilecek her şey olmuştur. yıl boyunca bırakın gol atmayı, asist bile yapamayan ziegler, galatasaray maçlarında gol ve asist yapmıştır. hemde en sağlam sandığınız yerden, yani sağ tarafınızdan. iki takım içinde bu maçlar çok zordur. siz bakmayın fenerlilerin "sizi sürekli yeniyoruz" geyiğine. tarihte feneri en fazla yenen takım galatasaraydır. fenerliler son maçları 1 farktan fazla kazanamamıştır. üstelik kadıköy'de son iki maçta yine bizi yenememişlerdir. kazanmasının nedeni de olmayabilecek her şekilde gol atmayı başarmalarıdır. bunu engellemenin yolu ise tam bir konsantrasyondan geçer. çıkacak dediğin topa hareketlenip kontrolüne almalısın. koşu yolu diye bir kavram bırakmayacaksın. selçuk şahin'e bile şut imkanı tanımayacaksın ve en önemlisi, gol atmak istiyorsan dönen her topu büyük bir ciddiyetle takip edeceksin. şutlar kurtarılabilir, ama dönen toplar senin olmalıdır.

sun tzu der ki, "bir rüzgar gibi hızlı, bir orman gibi sıkı ol."

fenerbahçelilerin bu seneki galatasaray maçında en çok yaptığı eylemlerden birisi de galatasaraylı oyuncuları araya almaktır. en basit bir faulden sonra bile 5-6 fenerli birden oyuncuyu çevirip tartaklamaya başlıyor. maçın başından itibaren kesinlikle buna izin vermeyeceksin. bu plan özellikle yabancı oyuncularımıza uygulanıyor.

sun tzu der ki, "ateş gibi saldır, bir dağ gibi sağlam ol."

elmander gibi saldıracaksın, melo gibi basacaksın, ujfalusi gibi güçlü kalacak, semih gibi kaleye giden sert şutlarda bile kafanı ortaya koyacaksın.

sun tzu der ki, "tüm savaşlar aldatmacalara ve şaşırtmalara dayanır."

sun tzu der ki, "düşmanın her cenahı güvenli ise kendinizi düşman saldırısına hazırlayın."

ilk maçta görüldüki hemen basıp pozisyonları gole çevirirsen, fener darmadağın olur. yeter ki o beceri o gün takımda olsun. yumruğu sürekli vuracaksın, ama en sonunda indirmeyi de bileyeceksin.

sun tzu der ki, "yenilgiden kendimizi korumak bizim elimizdedir. ancak, düşmanı yenme fırsatını bize düşman verir."

şunu unutmamak lazım, fenerin bizi yenme fırsatını daima biz onlara vermişizdir. yetenekli, usta ve hızlı oyuncuları ile sonuca gitmeyi başarmışlardır. yenmek istiyorsan bu kişilerin hareket alanlarını sınırlayacaksın. alan kalmayacak.

sun tzu der ki, "savaşta usta asker sinirlenmeyen askerdir. zaferde usta asker korkusuz askerdir. bu nedenle akıllı olan savaşı önceden kazanır, oysa cahil olan kazanmak için savaşmak zorundadır."

trabzon'un kaybetme nedeni işte bu sözde saklıdır. fenerbahçe'nin hocası maç öncesi taktik ustasıdır ve rakibini bazen sinirlendirmek bazen gevşetmek için her şeyi yapar. yeri gelir kadrolarını bile öğrenir! o numaraları yemeyeceksin. futbolcuları maçlara çok iyi hazırlanır ve saha içi tüm pislikleri bilirler. sinirlenmeyeceksin. zaferi kazanmak istiyorsan kendini kaybetmeden, etrafa korku salarak saldıracaksın. öyle ki, rakip saldırdığında başına geleceği önceden öngörsün.

sun tzu der ki, "enerji, gerilmiş yay; kararsa okun atılmasıdır."

9 Mayıs 2012 Çarşamba

italya'da aşk başkadır!


şahane misafir filmi, şahane değil. sıradan basit bir hikayesi var. bir türk kökenli italyanın ikinci dünya savaşından bahsetmesi, ataları sanki direnişçilerle omuz omuza çarpışmış, casusluk yapmış gibi hikaye anlatması çok saçma ve zaten bu yüzden konu hiç oturmamış. eşcinsel aşklar böyleyse eğer, en boktan kadın-erkek aşk hikayelerine razıyım. cem yılmaz'ın türkiye'de fazlasıyla öne çıkartılması ise bambaşka bir saçmalık. afişlerde bile oynadılar ve cem yılmaz'ı öne çıkardılar.

onu da geçtim, kadını bulmak için sezen aksu'nun sude'sini kullanmışlar ve o sahne tam bir felaket. hatta öyle bir an oldu ki gülme tuttu beni.

haa, o eşcinsel hayaletin tek başına takılması, yatak sahneleri falan.. ooo..


2 Mayıs 2012 Çarşamba

imkansız aşkın şiiri

aysel adlı kişi sarışın(yani saf), felaket güzel bir kadındır ve daha hayatın hiç bir pisliği ile oynaşmamış birisidir. oysa attila ilhan öyle midir? aysel ile şair tamamen farklı yaşantıların insanlarıdır ve sanırım aysel çok genç bir kadındır. aysel'e yasak elmayı yedirmeye şair istekli değildir. ama aysel isteklidir. böylece şairimiz alır eline kalemini ve destanını yazar. son cümlesinde de noktayı koyar; "aysel git başımdan seni seviyorum."

sevmek, elde edebilmekten daha değerlidir.



aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum.
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum.

benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
aysel git başımdan ben sana göre değilim.
benim icin kirletme aydınlığını,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

ıslığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim.
ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
aysel git başımdan ben sana göre değilim.
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.

sevindiğim anda sen üzülürsün.
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
sakın başka bir şey getirme aklına.
aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.
aysel git başımdan seni seviyorum...

30 Nisan 2012 Pazartesi

cinnet


insan beyni bazen garip şekillerde işleyebiliyor ve aslında hiç yapmak istemeyeceğin bir şeyi sana yaptırabiliyor. mesela, güzel bir şekilde başlayan cuma akşamım, uyumanın akabinde ne olduğunu bile hatırlamadığım karmaşık rüyalarından ardından netin başına geçmemle devam etti ve o anda çok eski bir dostuma, olabilecek en anlamsız mesajlardan birini attım. yani onun "bu ne lan, yuh öküzmüş lan bu, gerçek yüzünü ancak şimdi görebildim" diyebileceği ve gülüp eğlenmesinden başka bir işine yaramayacak bir mesaj. öyle bir şey ki bir daha yüzüme bile bakmaz.

sonra yattım uyudum. sabah kalktığımda yüzümde bir sırıtma ifadesi, zafer kazanmışım gibi garip bir hal. öğleden sonraya kadar devam eden bir durum, içimde bir sevinç var. sonra bir kaç saat daha geçti ve birden yaptığım işin ne kadar salakça bir şey olduğunu fark ettim. çocukça bile değil, çok salakça bir şey.

nasıl desem şimdi, sanırım insan beyni bazen kontrolü eline geçiriyor ve sana bir sürü emir verip, beynin hastalık olarak gördüğü bir durumu kesip atıyor. galiba cinnet de böyle bir şey. normalde hiç bir zaman yapmayacağın şeyleri yapıyorsun. sonra sen kontrolü eline alınca içinde bir pişmanlık beliriyor. böyle saçma sapan bir şeyler işte. uzun lafın kısası; insan beyni, senden bağımsız olabiliyor.

26 Nisan 2012 Perşembe

depresyon

şüpheniz olmasın, chuck palahniuk, tyler durden karakterini bornoz giysin diye yaratmıştır. sanırım o ahşap evin içinde bulmuştur bornozu ve nerden baksan yirmi yıldır yıkanmamıştır. tyler durden, jack'in depresif halidir.


coen biraderler ise lebowski'yi ot içsin ve halısını sevsin diye oluşturmuştur. bornoz fazladan karizmatik yapmaz ahbabı, o zaten yeterince karizmatiktir.


nuri alço ağbimiz kapıyı açtığında emrah farkında değildir, ama annesi odaların birinde ağlamaktadır. alço sarı saçlarına uygun olsun diye bu 80'lerden kalma çartlak rengi seçmiş. önünü de kapıyor hamşo, lan baba yarısı değil misin, aç emrah da görsün. sizi gidi brokeback kovboyları sizi! ve evet, esasında nuri alço'nun bornozu, emrah'ın depresyona girme nedenidir.


ve aklınızda bulunsun. depresyon hırkası bir kurt cobain icadıdır. kendisi bu hırka ile rock stardan daha çok, ana kuzusuna benzemektedir.


mecnun çınar'ın depresyon hırkası da hiç fena değildir hani. bir yerde satıldığını görsem alacağım. güzel gitmiş. evin içinde giyerim, uyurken bile çıkarmam..


nuri bilge ceylan hırkası ise resmen saçmalıktır. inşaatta sıvacılara harç taşıyan gözlüklü amelelere benzemiş.


john malkovich'in depresyon robdöşabrı. haklısınız, çok iyi durmuş. film boyuncu bu giysiyi hiç üzerinden çıkarmaz. burn after reading de bir coen biraderler yapıtı. hoş filmdi.


eleman hiper/mega zengin olunca robu bir başka oluyor be ya. bruce wayne dallamasını hiç sevmem. ama sabahlığı süper! çocuklukta girilen depresyon böyle yapıyor zengin çocuğunu..


işte hulusi kentmen robdöşambrı. zenginlik simgesi, sınıf atlama aracı. depresyonla alakası bile yok. bire bir mutluluk kaynağı. bir süre sonra nuri alço'nun üstünde iş elbisesine dönüşecektir. öyle ki, her türk bir gün robdöşambr giyme hayali ile büyür.

25 Nisan 2012 Çarşamba

ve uzaylılar dünyayı istila eder

ey dostlar, yurttaşlar, romalılar... biliyorsunuz ki sinema sanatı baş köşeye yerleştiğinden beri uzaylılar dünyayı istila ediyor. iş öyle bir hale geldiki belirli kalıplar kullanılmaya başlandı. mesela dünyalılar, uyduları çöktüğü için mors alfabesini yeniden keşfettiler. uzaylılar, dünyaya has bir bakteri/virüs yüzünden ölürler vs vs. neyse, bu tür klişelerin bol kullaıldığı bir kaç filmden örnek vereyim ve bu uzaylıların ne kadar salak olduğunu siz anlayın. inanın bana, filmlerdeki gibi uzaylılar varsa eğer biz onların elinden karılarını bile alırız.


the faculty: bir grup uzaylı sülük, amerika'da bir fakülteye ayak basar ve amerikan futbolu koçundan başlayarak insanların vücuduna girerler. akabinde onların bedenlerini yönetmeye başlarlar. tüm kasabayı ele geçirmek üzeredirler. ancak unuttukları bir şey vardır. uyuşturucu! her amerikan fakültesinde olduğu gibi burada da bol miktarda uyuşturucu tüketilmektedir ve uzaylılar bunu hiç sevmemektedir. zaten bu durum onların sonlarını getirir. neyse, ilk defa izlediğim elijah wood adlı frodo'yu oynayan denyonun, kollarından ve bacaklarından tutularak bayrak direğine apış arasının vurulma sahnesi hoştur. böylece, gelecekte berbat bir şekilde oynayacağı frodo'nun intikamı, geçmişte acı bir şekilde alınmış oluyor. filmin şarkıları harikadır. özellikle o futbol sahnesinde çalan another brick in the wall.


independence day: birden bire gökyüzünde dev gibi uçan daireler belirir ve beklemeye başlarlar. amerikan başkanı panik halindedir. tam o sırada çalıştığı nasa'dan siktir edilen bir kahraman, uzaylıların dünyayı istila etmek için çalıştırdıkları geri sayım saatini fark eder ve kalan süreyi hesaplar. başkan acilen kaçırılır. gökdelenlerin tepesinde konuşlanmış uzay gemilerini, "hoşgeldiniz" pankartları ile uzaylısever dostlarımız beklemektedir. tam o esnada büyük bir ışık her yanı kaplar ve gümm! gökdelenlerin tepelerinden bir lazer saldırısı başlar. koskoca binalar yok olur ve şehirler binlerce atom bombası düşmüş gibi yok olur. herkes arabası ile şehirlerden kaçmaya çalışırken siyah bir pilotun sevgilisi de patlamayı görür ve bir otoyol tünelinin içindeki yere sığınır. aman çok uzun oldu, senaryo yazıyorum sanki. neyse, tüm dünya istila halindedir ve bu tür filmlerdeki klasik sahnelerden biri tekrar edilir. mors alfabesi yeniden keşfedilmiştir! böylece tüm dünya ile yeniden iletişime geçirir. tarih saptanır. uzaylılardan ele geçirilen bir uzay aracı ile ana gemiye girilir. ha bu arada, insan teknolojisi ele geçirilen bir uzay gemisi sayesinde bu kadar gelişmiştir vs. neyse, virüs ana gemiye yüklenir. kalkanlar iptal haldedir ve tüm dünya aynı anda saldırır. amerika ve israil savaşı kazanır. filmde bol yahudi göndermesi vardır. dünyayı bir yahudi ve siyah kurtarır. will smith'nin benim bildiğim ilk filmidir. bu filmden önce tüm siyah aktörleri edi mörfi sanıyordum.


transformers: uzaylı dostlarımız bu sefer makineler olarak karşımıza çıkar ve reklam üstüne reklam yapmaya başlar. yok e-bay'mış yok falanmış, filanmış vs. bu sırada teknolojinin gelişmesi de yine uzaylılara bağlanır. yoksa bizim insan aklımız teknolojimizin gelişmesine yetmemektedir. bizler yeteneksiz uzaylılarız. neyse, kötü uzaylıların karşısında iyi uzaylılar vardır ve insanları da yanlarına alarak kötülerle savaşırlar. kazanan iyi makinelerdir. kötü robot dünyanın en derin çukurunu boylar. bir dahaki bölümde piramitleri uzaylıların yaptığını görürür. ondan sonraki bölümde de ayın karanlık yüzeyine gideriz. meğer çernobil'in nedeni de uzaylılarmış. ilk filmde john turturro olağanüstü bir performans sergilemiştir. ve ben bunun çizgi filmini de severdim.


signs: uzaylılar kendilerini belli etmeden gizli bir şekilde dünyayı istila etmeye başlarlar. tarlalarda değişik şekiller yaparlar. tipleri klasik uzaylı tpidir. ne eksiği vardır, ne de fazlası. ha, kanı akıyorsa ölebilir klişesi burada da var mıydı hatırlayamadım şimdi. bıçak sahnesi geldi aklıma birden. neyse, uzaylılarımız geri zekalıdır. sudan ölesiye korkmaktadırlar ve istila etmeye çalıştıkları gezegenin dörtte üçü sudur. sen uzayın bilmem neresinden gel, böyle plansız, programsız, saçma sapan bir istilaya karar ver. cık cık, kınıyorum.. itfaiye hortumları ile uzaylıları yok etmiş bir türün devamıyız biz!


the day the earth stood still: orjinalini seyredemedim. ama keanu reevers'ın oynadığı tekrar filmi bile çok güzeldi. insan ırkı dünyadaki tüm canlı yaşamı tehdit eder bir kangren gibi her şeyi yok etmeye başladığı zaman, uzaylı dostlarımız, dünyalı dostlarımızı kurtarmaya karar verirler. nuh'un gemisi hesabı her canlıdan örnekler alırlar ve her şeyi yok edecek mekanik canlılarını dünyaya yayarlar. bu canlılar her şeyi, ama her şeyi yok edeceklerdir. insanlığın yapabileceği hiç bir şey yoktur. son gelmiştir, ama uzaylı dostlarımız insafa gelir. film tek kelime ile mükemmel. çünkü bir felsefesi var. ayrıca arthur c. clark'ın 2001'inde monolit'in amacı akıllı yaşam formları geliştirmek ve geri kalan yaşamı ise umursamamakken, bu filmde amaç tüm canlıları korumak. ikisini çarpıştırmak hoş olur.


war of the worlds: binlerce yıldır toprağın altında gömülü halde bulunan uzay gemilerine uzaylı düşmanlarımız yıldırımlar yollarlar. ama unuttukları bir şey vardır. her amerikalı yıldırımın iki kez üst üste aynı yere düşmeyeceğini bilir! bu bilgi sayesinde eski karısından kaçmaya çalışan kahramanımız, çocuklarıyla beraber uzaylılardan da kaçmaya çabalar. ama bu iş, hiç kolay değildir. uzaylıların teknolojisi çok ilerlemiştir ve cozz diye diye insanları kül yığını haline getirirler. neyse, uzaylı düşmanlarımız binlerce yıldır bu gezegende oldukları halde ölümcül bir hata yapmışlardır. kendi vücutlarını yok edebilecek bakterileri hesaba katmamışlardır ve bir kaç gün içinde hepsi telef olur. kahraman amerikalı bakteriler dünyayı kurtarmıştır.

 bakın, gördüğünüz gibi dünyamız göt şeklinde. o yüzden herkes girmek istiyor anasını satayım...

24 Nisan 2012 Salı

beşinci krallık

isa'dan önce 4. yüzyılda yaşayan daniel(danyal peygamber), babil kralı nabukednazar'ın maiyetinde ve onun büyücülerinin başıdır. bu göreve ise kralın bir düşünü yorumlaması ile gelmiştir. kendisi babil'e gelişinin ikinci yılında, kral tüm büyücülerini, sihirbazlarını toplamış ve bir gece önce gördüğü düşü yorumlamalarını istemiştir. kahinler düşü duymak istediklerinde ise kral düşünü anlatmamıştır ve öylece yorumlamaları isteyince, tabirciler anlatılmayan rüyanın yorumlanamayacağını belirtmişlerdir. böylece kelleleri gitmiştir. daniel ise bir gece izin istemiş, ertesi gün ise hem gördüğü rüyayı anlatış, hem de yorumlamıştır.

rüya ilginçtir. kral rüyasında dev bir heykel görmüştür. heykelin başı altından, gövdesi ve kolları gümüşten, beli ve kalçası bronzdan, bacakları demirden ve ayakları ise yarı kildendir. daha sonra birden büyük bir kaya ortaya çıkmış, önce heykelin demir-kil karışımı ayaklarını, sonra demir bacaklarını, sonra bronz belini, gümüş gövdesini ve altın başını çarparak un ufak etmiş, o sırada bir rüzgar çıkmış ve heykelin bütün parçalarını savurarak götürmüştür.

kral, daniel'in gördüğü rüyaya şaşırmıştır. kral, bunu nasıl bildiğini sorunca ise daniel kendi tanrısının ona rüyayı gösterdiğini ve bunun sır olduğunu söyler.

kral rüyayı yorumlamasını istediğinde ise daniel şöyle der;

"siz altın başı temsil eden ilk kralsınız. sizden sonra sizden daha az güçlü bir kral gelecek. ondan sonra üçüncü olarak bronz bir kral gelecek ve o tüm dünyayı yönetecek. sonra dördüncü olarak demir bir kral gelecek. pençeleriyle insanları ezecek, işkence edecek ve tüm insanlığı yok etmek isteyecek. işte bu krallık döneminde tanrı kendi krallığını kuracak ve tüm o krallıkları yok ederek bir daha hiç yıkılmayacak mesianik krallığını kuracak." (tevrat - daniel 2. bölüm)

(biz şimdi bahsedilen son çağdayız. yani tanrı krallığı her an gelebilir(!) ek bir bilgi daha, insanlara zulmeden dördüncü krallığın islam imparatorlukları olduğunu yazanlar da varmış.)

bu rüya batı dünyasını şekillendiren hikayelerden birisidir ve newton bile bunun matematiksel hesaplarını yapmıştır. ama daha öncesi de vardır. 12. yüzyılda joachim de fiore rüyadaki kayanın isa'nın kuracağı krallık olduğunu söylemiştir. daha sonra çek thomas müntzer, anababtist kilisesini kurmuş ve kaya'nın krallığını ve yeni kudüs'ü avrupa'da kurmak amacıyla yola çıkmış, avrupa'daki ilk köylü isyanını başlatmış, ama katolik kilisesi tarafından yok edilmiştir.

protestanlığının kurucusu martin luther bile, protestanlığı isa'nın beşinci krallığı olduğunu söylemiştir. thomas more ütopya'sında bu beşinci krallığı anlatmaktadır ve kendisi pis bir işkencecidir bu arada. neyse, kızılderililere vaaza çıkan ilk protestan misyoner john elliot, beşinci krallığın batı amerika'da kurulduğunu söylemişti. rivayete göre amerikan bağımsızlık bildirgesi kaya'nın ta kendisidir.

tabi kehanet bunlarla sınırlı kalmadı. bir sürü insan daha krallıktan bahsetti. mesela oksijenin varlığını keşfeden bilim adamı, krallığın türkleri yok edeceğini söylemiştir. bugün bu rivayete inanan yüz milyonlarca insan var ve en önemlileri evanjelistlerdir. amerika'da da çok etkindirler. amerika böyleyken avrupa eli boş durmuyor elbet. komplo teorisyenlerine göre bahse konu beşinci krallık için avrupa birliği kurulmuştur.

kaynak: aytunç altındal - gül ve haç kardeşliği
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar