heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

09 Şubat 2010 Salı


kendisi çok dehşet bir insan evladıdır, ki bu durumda o'na aktriz bile diyebilirim. sanırım birçok kişinin tahmininin ötesinde, hatta kendi tahmininin bile ötesinde seveni varmış. ben için ne kadar değerli olduğunu anlatmama gerek kalmadı.

neyse, tüm bu blog serüveni başladığında ve devam eden sürecinde onunla tanıştım. tanışmak için özel bir isteğim olmadı. durup dururken benimle tanışası olduğunu da sanmıyorum. ortak yanlarımız var gibiydi, açığı kapatan ise ortak hisler ve ortak öfkemizdi sanırım. zorluklar karşısında kardeş, düşman karşısında eşit olduk. ölüm karşısında ise özgürleşmiştik bile.

sen herhangi bir barda görüp beğendiğin lavabo ve/veya alafranga tuvalet bulmak için alışverişe çıkıyorsun. ben ise sadece aynı iş yerini paylaşmaktan başka ortak bir noktam olmayan insanlarla yemek yiyeyim. idare ederiz işte...

07 Şubat 2010 Pazar

lost s:06 e:01-02


en sonunda olayı yaşam pınarı, ab-ı hayat, ölümsüzlük suyu bağladılar. tüm sırlar açığa çıktı bence. richard alpert'ımız meğer sudan bol bol içiyormuş. belkide widmore'un adayı isteme sebebi de budur. büyük ihtimal black smoth da bu yüzden istiyor. ponce de leon da bu suyu florida'da aramıştı.

lost'da hiç japon olmaması hep garbime gitmişti. en sonunda o da ortaya çıktı.

juliet ise desmond gibi bir yolculuk yaptı bombayı patlattığında. belkide onu geri gönderen kişi yine elois'dir. arada sawyer ile kahve içmişler. belkide ölmemiştir.

iki boyutun olduğu aşikar. nasıl bağlayacaklarını merak ediyorum.

shanon'ı ikna edememişler anlaşılan. uçak sahnesinin tekrar çekildiği belli. bence işin buraya geleceğini düşünmemişler. düşünler taa o zaman çekerlerdi bu sahneyi. çünkü sawyer ve jin'in saçı 1. sezona göre çok uzun, charlie'nin ise kısa. jack yaşlanmış. eko ve ana lucia yok. jack'in bir içki içmesi lazımdı ana lucia ile.

05 Şubat 2010 Cuma

ingrid bergman

ingrid bergman, iskandinavların sanki gerçek freyja'sı. kusursuz yüz hatları ile bir ilahe. isveç'in soğuk havaları gibi soğuk ve erkeği kendinden geçiren duruşu, bir rahibi bile tahrik edebilecek tanrısal bir havası var. öyle bir kadın ki isabella rossellini'yi bile doğurmuştur. ama kesinlikle kızından daha güzel, bu konuyu tartışmam bile. en büyük hayali roberto rossellini ile film çevirmekmiş. ama ondan çocuk sahibi bile olmuştur. ki roberto o sıralar evlidir ve ingrid bergman, rossellini uğruna holivud kariyerini mahvetmiştir. sanırım isteseydi dünyayı ayak parmaklarının ucunda top eder, dilediği gibi yönetirdi.
woody guthrie kendisi için şöyle bir şiir yazmış;

ingrid bergman, ingrid bergman
gel seninle bir film çekelim
stromboli adası'nda

ah, bir yürüsen kameramın önünden
cümle aleme duyururum hikayeni,
karşılığını da öderim hani
parayla pulla değil ama,
kız ve oğlan evlatlarla,
şarkı söyleriz hep beraber
stromboli'nin etrafında,
hoplaya zıplaya
neşe içinde, mutlu mesut.

03 Şubat 2010 Çarşamba

quentin tarantino'nun arka koltuk sendromu ve winston wolf gerçeği!

quentin tarantino'nun el ve ayaklarla olduğu gibi, arabalarla da ilgili bir problemi vardır. bu problem arabanın arka tarafıyla ilgilidir.

derin incelemelerim sonucunda tarantino'nun bu probleminin nedenini buldum! kendisi küçükken bir arabanın arka tarafındaki beyaz koltukların üzerinde tecavüze veya tacize uğramıştır. filmlerinden anladığım kadarı ile bunu yapan kişi uzun saçlıdır. başına gelen bu olaydan dolayı filmlerinde her zaman arabaların arka tarafında birileri öldürülmektedir. aslında öldürülen o karakter değil, kendi silmek istediği geçmişidir! sırf bu yüzden filmlerinde kıç göstermez. evet, kıçtan bahseder, ama kıçı güzel olan birini oynatmaz. tarantino'nun feci takıntıları vardır.

neyse, sanırım onu bu tacizden kurtaran kişi, daima smokin giyen, muntazaman sakal traşını olan, kaytan bıyıklı, saçlarını jöle ile arkaya tarayan, gucci giyen, dakik mi dakik, ellili yaşlarındaki bir erkektir. evet, bildiniz, bu kişi mr. wolf, yani winston wolf'dür.

reservoir dogs:
mr. orange ile mr. white, mr. blonde çıldırıp her tarafı kurşuna boğduğu anda, polislerin ortaya çıkması ile kaçarlarken, uzun saçlı bir kadının arabasını durdururlar. kadın arabadan tam inerken silahını çeker ve gizli polisimiz mr. orange'ı karnından vurur. orange da kadını. o andan itibaren mr. orange, arabanın arka taraftaki beyaz koltuğu, kanı ile yıkanmaya başlar. çok böğürür, bağırır, çağırır, hem de çookk. arka koltuklarla aynı renge sahip mr. white'ın eli tuta tuta bağırmaktadır. gidilecek bir winston wolf yoktur. bu yüzden sorunu halletmesi için depoda joe beklenir. o da aklı ile hareket edip sorunu çözmüştür aslında. gammazı biliyordur, ama gerçek bir profesyonel değildir. akıllıca hareket eden mr. pink dışında yaşayan kalmayacaktır. 7 kişilik soygun çetesinden bir tane bile winston wolf çıkmamıştır ve bu onların sonu olmuştur. eğer bir winston wolf'ünüz yoksa, yaş tahtaya basmışsınız demektir.

bu sahnede görüldüğü üzere tarantino, başına gelen taciz olayının anlık bir yanlış anlama olduğunu savunmaktadır! kendine o zamanlar güveni yoktur ve hala tecavüzün etkilerini taşımaktadır. ilk filminde böyle olması da normaldir.

pulp fiction:
vincent ile jules çantayı elde etmiştir ve marvin'i de yanlarına alıp arabaya binerler. her zaman yaptıkları gibi gevezelikleri tutar ve araba kasise girdiğinde uzun saçlı vincent'ın elindeki silah ateş alır. kurşun, marvin'in burnu ile dudağı arasına girmiş ve tüm arka tarafı beyne ve kana bulamıştır. etraf leş gibidir. beyaz koltuklar tamamen kırmızıya boyanmıştır. üstelik bir ana yoldadırlar. ama patron yardıma yetişir. winston wolf çoktan yola çıkmıştır ve jimmy'nin evine varırlar. çarşaflar ve havlular temin edilir, sıkı bir temizlik yapılır ve jimmy'nin eşi gelmeden iş halledilir. bu iki geveze çantalarıyla beraber yola çıktığında ise, elinde kahve fincanı olan winston wolf, yüklü bir çekle poker masasına geri dönmektedir. eğer bir winston wolf varsa, sorununuz yok demektir.

bu sahnede gördüğünüz üzere tarantino, bu taciz eyleminin kazara gerçekleştiğini savunmaktadır. iyi ki winston wolf onu kurtarmıştır. yoksa toplum içine bile çıkamayacak durumdadır.
ama filmin başka bir sahnesinde bu tecavüz eylemini açık seçik göstermiştir. arabanın arka tarafı bize hırdavatçının arka tarafı olarak gösterilmiş ve yine uzun saçlı biri tarafından tarantino resmen düzülmüştür. işte o anda winston wolf'ü görürüz. beyaz atlı bir prens gibi, elinde kılıcı ile gelerek onu kurtarmıştır. bu film, ikinci filmidir. taarantino intikam vaktinin geldiğini düşünür ve marcellius wallace olarak güçlü kişiliğini gösterir. iyi bir yönetmen olmak için ruhunu şeytana satmış ve karşılığında kıçı gitmiştir. ama intikamını da bu filmle beraber alır. tecavüz eden kişiyi, o yaralı halinde tecavüz edecek iri zencileri bile bulur. wallace için bu zencileri bulan kişi elbette winston wolf'dür. ortada bir problem varsa eğer çözümü winston wolf'dür.
bu filmin bir başka ilginç yanı da bizi sorunun kaynağına götürmesidir. meğer tarantino'nun babası vietnam'da esir düşmüştür ve o dedesinden kalan çok değerli saat vietnamlılara düşmesin diye kıçında taşımıştır. belkide tacize uğrayan tarantino değildir, sadece oğluna kalsın diye kıçında saat taşımakta olan babasıdır. ama sorunun kaynağı değişmez. kafasında yarattığı baba imgesi, kıçını bir türlü beladan kurtaramayan bir kişiye aittir. "böyle baba olmaz olsun" der ve bu imgenin yerine koyabileceği yeni birini arar. anladınız değil mi? bu kişinin adı winston wolf'dür. küçük butch aradığı babayı bulmuştur artık.

jackie brown:
ordell adlı, uzun saçlı, siyah, küçük çapta silah tüccarının beaumont livingston isimli geveze bir çalışanı, içkili halde araba kullanırken yakalanır ve arabasından ruhsatsız silah çıkar. beaumont'un içeride 10 yıl yatmaya hiç niyeti yoktur. patronu da onun öteceğini zaten bilmektedir. onu kefaletle içeriden çıkarır. akabinde korelilere silah satma bahanesi ile gece yarısı beaumont'u arabanın bagajına tıkar. o ıssız yerde biraz dolaşır ve sonra arabadan iner. bagajı açıp beaumont'un göğsüne ve başına ateş edip onu köleler cennetine esrar çekmesi için yollar. bu sefer winston wolf kendisi olmuştur. ona ihtiyacı yoktur. olmamasının bedelini de ağır ödeyecektir. meksika'dan gelen para için jackie'nin ihtiyaç duyduğu winston wolf, ellili yaşlarındaki beyaz kefalet avukatıdır. eğer bir winston wolf'ünüz varsa, en umutsuz durumlardan bile çıkabilirsiniz.

bu sahnede de görüleceği üzere tarantino kendisine yapılan bu eylemin oldukça planlı olduğunu vurgulamak istemiştir. üçüncü filmi olduğu halde kendini hala çaresiz hissetmekte ve bagajda kapana sıkışmış halde sonunu beklemektedir. çünkü hala daha sorununun üstesinden gelememiştir.

kill bill vol:1-2
o ren ishii yeni bir sipariş almıştır. saçları hafiften uzundur ve vücudunu tamamen saran tek parça kırmızı bir giysi giymiş, bir binanın çatısında durmaktadır. dürbünlü tüfeği ile arabayı gördüğümüzde arka tarafta bir şişkonun olduğunu görürüz. beyaz bir üniforma giymiştir, koltuklar beyazdır, yanında iki kız vardır ve şen kahkahalar atarak elindeki içki bardağı ile arka koltuğu hareme çevirmiştir. kurşun namludan çıktığında ise tüm o koltuk ve camlar o ren'in giysisi rengine boyanacaktır. içindeki o neşeli çocuk artık ölmüştür. winston wolf'e gerek yoktur, çünkü o ren ishii hem katil, hem mr. wolf'dür.

bu sahnede görüldüğünüz üzere tarantino kendisini taciz eden kişilerin para ile tutulmuş kiralıklar olduğunu düşünmektedir. dördüncü filmidir, ama hala bu tecavüz içinde yaradır. kendisini bir daha sorgular. pulp fiction'da aldığı intikam ona yetmediğini anlar. en sonunda kararını verir.

black mamba'nın üzerinden beş kişi geçmiştir. bu beş kişiside, yukarıda anlattığım beşlidir. en sonunda bu kabustan uyandığında tecavüzün üzerinden yıllar geçmiş ve hareketsizliğine şaşırmaktadır. kendisine yeni baştan tecavüz ederek hayatını karartacak olan pussy wagon sahibi uzun saçlı kişiyi o haline rağmen, yardakçısıyla beraber öldürür. ama hala tedavi olamamıştır. çünkü kendisine tecavüz edecek bir uzun saçlı daha gelmektedir. şok tedavi uygulamaya karar verir. çocukluğunda tecavüze uğradığı yer bir arabanın arka koltuğudur ve pussy wagon'un da arka koltuğu vardır. üstelik o koltuklar beyazdır. yaşadığı travmadan dolayı belden aşağısı tutmamaktadır. sürünerek kendi yüzleşmesine doğru gider, gider ve gider. arka koltuğa boylu boyunca uzandığında zihnindeki bu tecavüz kalıntılarını, uğradığı hakaretleri, kıçından arka koltuğun her tarafına damlayan kanı, camlara kadar sıçrayan menileri yok etmeye kararlıdır. önce parmaklarını hareket ettirir. sonra zihninden tüm o pislikleri temizler. artık o saf ve temiz çocukluğuna da kavuşmuştur. ama hala hayallerindeki babaya bir türlü kavuşamamıştır. bu kişiyi biliyorsunuz değil mi? winston wolf. artık ona şükranlarını sunup, baba demeye başlayacaktır.
başlayacaktır ama biz ilk filminden başlayarak bu baba imgesinin nasıl geliştiğini de yazmak zorundayız. reservoir dogs'da harvey keitel'i neden oynattı sanıyorsunuz! mr. white, mr. orange için her şeyi yapabilecek, gözünü karartabilecek, onu her zaman, her türlü suçlamalara karşı koruyabilecek biridir. siz bir kötü adamın böyle biri olabileceğini düşünebiliyor musunuz? üstelik adı da white. yani saflık, temizlik ve kirlenmemişlikle eşdeğer. gördüğünüz üzere ilk filmde tasarladığı baba her ne olursa olsun kendisine yardım eden zavallı bir tiptir.

jackie brown'daki max cherry ise yine ellili yaşlarında birisidir. dikkat ettiyseniz oldukça zavallı bir hayat yaşamasına rağmen jackie'ye aşık gibi değil, kızı gibi davranmaktadır. jackie'nin son anda onu yanında istemesine rağmen ona yavşamaz. tek amacı bir baba gibi jackie'ye yardım etmektir. tarantino'nun o sıralar öyle bir babaya ihtiyacı vardı anlaşılan. robert foster'ın harvey keitel'a hafiften benzerliğini de es geçemeyeceğim.

ve en önemli baba figürü. hatırlarsanız winston wolf, bizim iki gevezeyle jimmy'nin evinde buluşmuştu. jimmy'yi oynayan kimdi peki? elbette quentin tarantino! kendisi o sahnede hayal ettiği babasıyla beraber, en zorlu iki pisliğe hayatlarının ayarlarını vermişler, dalgasını geçmişler ve başlarına hiçbir şey gelmeden, cepleri de para dolarak normal yaşantılarına dönmüşlerdir. ikisi de büyük büyük kupalarda kahvelerini içerken, batan güneşe doğru işemeyi seçen kişiliklerdir.

"peki ya kill bill" dediğinizi duyar gibiyim. kendisine tüm tecavüz eden pislikleri öldüren beatrix kido, çocuğunu ve çocukluğunu da alarak batan güneşe doğru arabasını sürerken tüm o yaşantısını gözden geçirir ve hüngür hüngür ağlamaya başlar. çünkü winston wolf gibi bir babaya asla sahip olamayacağını anlamıştır!
bu resimde tarantino ve hayalindeki babasını görüyorsunuz. ne kadar mutlu, mesut ve bahtiyarlar değil mi? yönetmenimiz uzun bir zamana yaydığı şok tedavi ile kendisini kurtarmayı bildiği gibi tecavüz mağdurlarına da kendi gerçekleri ile yüzleşmesi gerektiği konusunda umut verir. güç bizim içimizde her zaman saklıdır ve onu dışarıya çıkarıp, zorlukların üstesinden gelmeliyiz. kendisini her zaman takdir etmişimdir!

sabah kıyafetleri içinde "sarıl bana babacığım" der gibi, çok severim bu keratayı, umarım aradığı babayı bulur. babası sandığı bill'i öldürdükten sonra tek gerçek babanın winston wolf olduğunu anlar!

02 Şubat 2010 Salı

şubat

arapçası da şubat. şemsi takvimin onikinci ayıdır. ibranice şebat. ibrani takviminin onbirinci ayı. akadca şabatu. vurma, çarpma, yıkma anlamına da geliyormuş. soğuk esen rüzgarın kapıları, pencereleri birbirine vurdurmasındandır herhalde. şabatu aynı zamanda babil takviminin onbirinci ayı.

avrupa'da ilk zamanlar adı duodecim idi. çünkü kendileri yılın onikinci ve son ayıydı. daha sonradan yılbaşı ocağa alınınca bu ünvandan kurtulmuştur. februa ise arındırma'dan adını alıyor. çünkü bu ay, günahlara kefaret olması amacıyla kesilen kurban dönemiymiş. bir nevi kurban bayramı gibi bir şey. halk takviminde boyunun küçüklüğünden dolayı küçük diye geçermiş.

şubatın 28 çekmesinin de hikayesi ilginç tabii. sezar, temmuz(july)a kendi adını verince, o zamanlar 30 çeken şubattan bir gün alınıp temmuza eklenmesini söyler. kendi adını verdiği ay 30 çekip diğer aylardan kısa olacak değil ya. gururuna yediremez bu durumu! işlem yapılır elbette.

sezar'dan sonra başa geçen agust'da boş durmaz. kıskanmıştır sezar'ı ve ağustos(agust)a kendi adını verir. bu ayın 30 çekmesine yüreği elvermez ve şubattan bir gün daha alınıp kendi ayına verilir. şubat'tan alınma nedeni dediğim gibi yılın son ayı olması. mart(adını savaş tanrısı mars'tan alır) yılbaşıdır.

yılın en soğuk dönemi olduğu için bu ayda doğanlar ve bu soğukta yaşamayı beceren kişiler kutsanmış kişiler olsa gerek. malum, eskiden ne kalorifer vardı, ne de doğalgaz. o soğuğa dayanmak bilek ister bilek! ayrıca 10'u civarı doğan kişilerin tohumları evvelsi yılın 1 mayısında atıldığı için bu kişiler faşist olmaz. garantilidir!

farkettiğiniz üzere 14 şubattan bahsetmedim bile. gerzekçe bir kutlama olarak görmeye devam edeceğim.

01 Şubat 2010 Pazartesi

yedinci gün sendromu ve bilginin kaynağı

yahudiler içinde de tanrıya inanan, inanmayan olduğu gibi inananlar içinde de kabalist, ortodosk vb bir dünya mezhep vardır. sonradan yahudi olunmaz, yahudi doğulur. daha önceden yahudiyken din değiştirenler(sabetayistler ve ispanya'da katolikleşen yahudiler) şimdi isteseler bile yahudi olarak kabul edilmiyorlar.

neyse, bahsetmek istediğim konu sünnet ve vaftiz olayı. hristiyanlarda bebek 8 günlük olunca katoliklerde suyla ıslatılarak, ortodosklarda ise suya girerek vaftiz olunur. mesela tuğçe kazaz denize girerek vaftiz olmuştur. protestanların vaftiz olma biçimi katoliklere benzer. bu olay isa'nın emirlerinden biridir. ilk günahdan, yani havva'nın elmayı yemiş olmasından dolayı tüm insanların üzerine kalan günahtan arınmak için yapılır. yahudilerde böyle bir ilk günah kavramı yoktur. sanırım paulus çok düşünmüş meselede!

isa: "her doğan çocuk, doğumunun sekizinci gününde vaftiz edilmelidir, vaftizsiz cennete girmek mümkün değildir" diyerek olayı kestirip atmış ve bunu mecburi hale getirmiştir. vaftiz olmak, yahudilerde bulunan sünnetin yerini almıştır. yani tanrıya bağlılığın ve antlaşmaya sadakatin bir belirtisidir. vaftiz olma geleneği hristiyanlık öncesi anadolu geleneklerinde bile vardır. bunun yanında yahudilerde ve abdest alma biçiminde olmak şartıyla müslümanlarda dahi bulunur. bu denize girip vaftiz olma işi yüzünden biz de denize girdiğimiz sürece vaftiz olmuş oluyoruz! ama çaktırmadan. sonuçta ege denizi bol bol kutsanmıştır. öbür dünya varsa eğer iki dinden alnımızın akıyla çıkacağız.

sünnet ise ilk önce mısırlılarda görülür. yahudilerde isa ibrahim'in tanrı ile antlaşmasını tasdik etmek için vardır. tanrı tüm vaadedilmiş toprakları ibrahim ve çocuklarına bırakınca anlaşmış olurlar. o sıra 80 yaş civarında olan ibrahim sünnet olur. bundan böyle her yahudi erkek çocuğu 8. günde sünnet olacaktır. bu sünnet yahudilerin başına iş de açmıştır. naziler yahudileri çok kolay ayırt edebiliyorlarmış. bu yüzden araya müslümanların da karıştığı söylenir.

hazır yahudilikten bahsetmişken ortadosk yahudilikten de bahsetmek gerekir. ortodosk, doğru düşünce demek. her inanç sahibi kişi doğal olarak ortodosk olur. ama günümüzde geleneksel anlamında kullanılıyor. neyse, kudüs'teki süleyman mabedi'nin romalılar tarafından yıkılışından günümüze kadar gelen resmi yahudi inanç ve geleneklerini temsil ederler. halen mensubu en fazla olan yahudi mezheptir. bugün israil'de bu mezhep taraftarları hakimdir. musa kanunlarına sıkı birşekilde bağlıdırlar. sebt günü hiçbir iş yapmazlar ve bu sayede diğer yahudi mezheplerinden ayrılırlar.

ashabus sebt ise ilginç bir gün. tevrata göre elohim(tanrılar) dünyayı altı günde yaratmış ve yedinci gün dinlenmiştir. yedinci gün işte bu sebt günüdür. yahudilerin tanrı ile anlaşmaları sonucu her türlü işi yapmaları yasaklanan gündür. araplar bile, arap-israil savaşlarından birinde(6 gün savaşı) bu sept gününde(cumartesi) israil'e saldırmış, baştan belirli ilerlemeler sağlamışlarsa da sonradan ağır bir yenilgiye uğramışlardır.

ilginç bir film de vardır. hemen herkes izlemiştir. adı; pi. tanrının gerçek adını öğrenmek isteyen ortodosk yahudilerin hain(!) planlarını anlatan bir filmdir. meğer tanrının adı borsa spekülasyonlarında çok işe yarıyormuş!

kabalacılar ise sayı gizemciliğinden yararlanarak tevratın gizli anlamını öğrenmeye çabalarlar. rivayete göre bu işte çok yol almışlardır. kelime kökeni qblh, bu da qbl kökenli. yani qbil. kybela'nın gibi. gördüğünüz gibi her türlü inancın kökeni paganizme dayanıyor.

neyse, kabalistler çok ilginç ayrıntılara takılırlar. tevrat beta(b) harfi ile başlamasından yola çıkarak neden alfa(a) ile başlamadığını bile düşünmüşler ve daha önceki medeniyetlere atıfta bulunmuşlardır. beta ile başlayan cümle ise şöyledir; "başlangıçta elohim vardı."

bizim tasavvuf ehlinin kökeni muhittin arabi'ye, yani endülüs'e dayanır. yahudi inancı kabala'dan bol bol esinlenmiştir. anadolu'daki tüm bu sufi, mevlevi ve türevleri tasavvufi geleneğin kökeni de endülüslü arabi'dir. tüm bu gizemciliğin kökeninde ise maat yasası vardır. yani evrendeki her şey birbirini tamamlar. gece ile gündüz, iyilik ile kötülük, ateş ile su. ve tanrı insanı kendi suretinde yaratmıştır.

bu gizemcilikte en önemli kişi hermes trismegistus'tur. onun hakkında elimizdeki belge sayısı sıfırdır. ama kendisi okültizmin babası, astrolojinin mucidi, simyanın yaratıcısıdır. insanlık tarihini şekillendiren kişidir. eski mısır onu ölümünden sonra tanrılaştırmıştır(trismegistus: üç kez kutsanmış, reenkene olmuş) ve toth adıyla anmıştır. eski yunanlılar da onu tanrı yapmış ve hermes demiştir. terziliğinden dolayı islama idris adıyla geçip peygamber olmuştur. malum, medeniyetin temeli bilgi falan değil, giyinmektir. kybalion(qbil ile bağlantısını görmüşsünüzdür) adlı kitabı sayesinde kabalacılık doğmuştur. iskenderiye kütüphanesi zamanında yahudiler devrin en müthiş çevirmenleriydi. ellerinin altında dünyanın en büyük hazineleri vardı ve bunları kullanmaktan kesinlikle çekinmediler. saolsun hristiyanlar o kütüphaneyi yakarak insanlık tarihinini sıfırladılar ve bilimi 2000 yıl civarı geriye attılar. arşimet'in romalılar için yaptığı yol ölçme ile takvim ve astroloji makinaların benzerlerini leonardo da vinci bile uğraşmasına rağmen, kaba plana sahip olmasına rağmen yapamamıştır. neyse, tüm gizem sanatları hermes'in işidir. bu yazdıklarım ise çok üstün körü bilgilerdir.

(konunun başlık ile alakası yok, böyle olsun, başlık bulamadım)

29 Ocak 2010 Cuma

lodos

bu rüzgar ismini istanbul'un güneybatısında kaldığı için rodos adasından alır. bursa'da yaşamın kaynağıdır. lodos esmese, bursa'ya çöken duman tabakası şehri oturulamaz bir hale sokar. bursa'nın lodos zamanı görüntüsü de harikadır. her taraf pırıl pırıl, her yeri görebilirsiniz. ama yolun ortasından yürüyün. bir tane bile pencereniz açık kalmasın.

istanbul için durum yine aynı. ama arada bir fark var. lodos eserken tutulan balık yenmez. tehlikeli olabilir. bu denizin dalgaları arasına kapılma ihtimaliniz yüzünden değil, sıcak rüzgar ile gelen balığın pek hayırlı olmayacağındandır sanırım.

pek çok insan sevmez lodosu. o sıcaklık bayar insanı, ruhunu kıstırır kuytu köşelerde, soğuk bir el duymadan yaşadıklarını pek anlayamazlar. oysa ben bayılırım. ne güzel işte, mis gibi, sıcak sıcak vurur yüze, etraf kar deniziyse eğer, her taraf erir, caddeler sel olur, önce şapka takmaktan kurtulursunuz böylece.


yıl 1941, ocağın 23'ü. yer bursa cezaevi. (bu cezaevi kaldırıldı artık, yerine büyük adliye binası yapıldı.) sıcak sıcak esen lodos nazım hikmet'in bu şiiri yazmasına neden olmuş sanırım. nazım hikmet çankırı'dan bursa'ya yeni geçmiş. yazmış lodosun havasını;

Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında
ummanda çalkalanmakta su.
En yalnız dalganın üzerinde
boş bir konserve kutusu...

+ 1

Bir aydır ki hapisane geceleri böyledir :
kızgın dişi kediler
- apışları ıslak
tüyleri diken diken
enselerinde diş yerleri -
bazan kuş
bazan insan sesi çıkarıp
dolaşıyorlar
gebe kalana kadar.

Mevsim bahara yakın.
Hava lodos.
Nasıl şiddetli
nasıl sıcak esiyor...

Biz altı yüz adet
kadınsız erkeğiz.
Alınmış elimizden
doğurtmak imkânımız.
En müthiş kudretim yasak bana :
yeni bir hayat aşılamak,
bereketli bir rahimde yenmek ölümü,
yaratmak seninle beraber :
sevgilim, yasak bana etine dokunmak senin...

Mevsim bahara yakın.
Fırtına.
Lodos.
Nasıl şiddetli
nasıl sıcak esiyor...

Bir yerlerde bir cam kırıldı yine
- bu gece bu üçüncüsü -.
Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış,
küüüt, küt,nasıl çarpıyor...

+ 2

Tepedelen cephesinde bir ceset,
örtülüyor altında karların,
ve başından uçan miğferi
yuvarlanıyor önünde rüzgârın...

+ 3

Fabrikanın avlusunda
elektrik ışığı,
ucunda ince bir telin
sallanıyor iki yana,
Bir kadın.
Boynu çıplak,
Uzun saçlarıyla etekleri uçarak,
atölyenin kapısında...

Rüzgâr vurdu putrellere.
Atölyenin saçağından
büyük bir buz parçası düştü yere...

+ 4

Ovaya dörtnala yaylılar iniyor :
çıngıraklar hamutlarında beygirlerin.
Ve iki yanda çırpınan muşambalarıyla
koşuyorlar gece yarısı denize doğru...

+ 5

İnce uzun kılçıklardan ibaret kalan kavak ağaçları
aydınlıktılar
mehtâbolmadığı halde.
Ve kalın
ve dallı budaklı kestaneler kımıldanıyor
- iki yana sallanıyor değil
ağır ağır yer değiştiriyor âdeta -
gidiyordu göz alabildiğine
yıldızların ışığında
yapraksız ahşap kalabalığı...
Buna rağmen bu lodos,
bu uğultu.
Buna rağmen havada
dişi bir ten kokusu
ve yüklü bir yumurtalığın sıcaklığı...
Dağlarda kar çözülüyor.
Yürüyor usareler
yapraksız dalların ucuna doğru.
Gebe.
Gebelik.
Mevsim bahara yakın
ve doğumun
- korkunç
güzel
ve sıcaktır -
günü doldu dolacak...

28 Ocak 2010 Perşembe

doctor zhivago


bir ingiliz kadın ile bir mısırlı el ele vermiş, "gidelim şu gerisi önemli değil'in okumadığı boris pasternak'ın doctor zhivago adlı romanının filminde rus karakterleri oynayalım" demiş. tabii yıl 1968. ömer şerif hala sırım gibi delikanlı, julie christie ise taş gibi bir hatun.

neyse, hikaye sovyet devriminden hemen önce başlıyor. ruslar büyük savaşa girerler ve cepheler gösterilir, yılgın insanlar, bıkmış insanlar, ölmüş insanlar, korkunç insanlar. o şartlarda devrim olmayacakda benim ülkemde mi olacak!

devrim de olur. tüm zenginlerin evlerine, köşklerine el koyulur. herkes beraberce, el ele yaşamak için çabalar görünü. yüzbinlerce insan ölmeye başlar. kuru bir tahta parçası için bile insanlar idam edilir. yokluk, kıtlık gırla. en sonunda bizim kahramanlarımız sovyet rejiminden kaçıp, ıssızlığın tam ortasındaki, kullanılmayan bir eve giderler. dışarı buz ötesi, soğuk mu soğuk rüzgar her yandan esmekte, medeniyet namına hiçbir şey yok. ne su, ne de elektrik. ama ısınmak zhivago için çok kolaydır. gir koynuna işte. lara'nın mis gibi, taş gibi, güzeller güzeli o rus'un koynuna.

iç savaş yılları ama, beyaz ordu ile kızıl ordu birbirine girmiş, eli silah tutan herkes cephelerde çarpışıyor. tütün bile yok, insanlar iyice kurutulmuş tezek(hayvan boku) sarıp içiyor. zhivago ise kendisine deli gibi aşık karısı tonya yerine lara'yı sevmektedir. bu buzlar kraliçesi olacak kadar soğuk görünüşlü lara ise kızıl ordu'nun generallerinden birisinin karısıdır.

film salt bir aşk hikayesi değil elbette. sovyet devriminin yaşadığı tüm zorluklar gözlerinizin önüne seriliyor. bu rus iç savaşını da yazmak lazım bir ara.

görevli: terhis belgenizi görebilir miyim?

zhivago: ee elbette buyrun...

görevli: ama burda kutsal haç hastanesi yazıyor?

zhivago: ?!?!

tonya: ikinci reform hastanesi oldu!

zhivago: zaten oranın iyi bir reforma ihtiyacı vardı..

26 Ocak 2010 Salı

intikal, ayaklarımdan alınan soğuk bir intikamdır bebeğim


sabah kalk borusu ile zor zahmet ayaklandığımda yüzüme vuran soğuk yüzünden battaniyenin altından bir türlü kalkamıyorken ikinci kalk borusu ile en sonunda yerimden doğrulabildim. geceden beri takip ettiğim kar yağışının çevreye etkisini gözlemlemek için dışarıyı taradığımda her tarafın kar ve buz ile örtülü olduğunu gördüğümde hiç şaşırmadım. tuvalete gidip elimi ve yüzümü yıkamaya niyetlendiğimde suyun hala gelmemiş olmasına hiç şaşırmadım. allahtan elektrikler vardı. en azından görerek traş olabiliyordum. 4 gündür banyo yapmamıştım. üşümesem çırıl çıplak buz gibi karın içine girip saçlarımı şampuanlayabilirdim.

kamuflajımı kuşandım, botlarımın bağcıklarını bağladım, palaskamı taktım. araçların radyatörlerinin içine antifriz koymadığımızdan dolayı hepsinin suyu donmuştu. bunu radyatör peteklerinin sertleşmiş kanallarını parmaklarınızla kontrol ederken anlayabiliyordunuz. yayan olarak yolumuza devam edecektik. yol üstünde, kar içinde yiyebildiğimiz kadar yemek yiyecek, içebildiğimiz kadar sıcak çayı içecek ve yolumuza yine devam edecektik. herkes sıkı giyinmişti. sarıkamış'tan farkımız, üzerimizde kışlık kamuflajlarımızın olmasıydı. en azından soğuktan donarak ölmeyebilirdik. yol uzundu. bir ihtimal, kurşunlanarak öleceğimizi biliyorduk. çok uzaklardan top sesleri gelmeye başlamıştı. düşen top mermilerinin açtıkları çukurları görebiliyorduk. şarapneller ise hala bize uzaktı. intikal çoktan başlamıştı. yakında binalara hücum edecektik.

yol boyunca yanlarından yırtılmış postallarımız karın içine bata çıka yürüdük. binlerce askerle beraber, karışık düzen yürümeye devam ettik. yanlarımızdan vızır vızır arabalar geçiyor, personel taşıyıcılar sürekli cephelere asker taşıyorlardı. tüm araçlar dört çekerdi ve yol akabiliyordu hala. her taraf kar, çamur ve balçıktı. bir çok yerde yol derin şekilde oyulmuş ve mayın tarlasına dönüşmüştü. üstelik kar sürekli yağmaya devam ettiğinden görüş mesafemiz oldukça kısalmıştı. ama tüm bu ahval ve şerait içinde dahi o binaları ele geçirmeliydik. ben ve askerlerim bu işi başarmak için oldukça kararlıydı. çünkü o binalarda bizi güzel bir kahvaltı ve hatta sıcak bir çay bekliyor olabilirdi. bu umutla yürümeye devam ettik. zırhlı birlikler geçiyordu yanızımdan, kar küreyiciler yolu temizleyemeye çabalıyordu ve sürekli top ve taarruz uçaklarının vızıldayan sesleri kulaklarımızın pasını silmeye çabalıyordu. oysa yolun 200 metre içinde hayvanlar hala neşe içinde ölmüş askerlerin cesetlerini parçalamaya çalışıyorlar, ancak anında mermiyi yiyorlardı. toprak bile donduğu için cesetlerimi gömemiyorduk. az kalmıştı. postallarımın içine dolan kar suyu yüzünden tüm ayağımın çorabımın siyah rengine boyanacağını biliyordum. üstelik parmak uçlarım donmaya başlamışdı. burnum ise daha da kötüydü. sürekli akıyordu. mermi gibi boşalıyordu ucu iyice kırmızılaşmış burnum. durmuyordu.

işgal etmemiz gereken binayı çevreledik en sonunda. üç koldan binaya girecektik. ben orta kolu da idare ederken sol kola ateş emri verdim. yağmur gibi kurşun yağdırıyorlardı. sağ kola içeri girmesi için yönlendirdim. aynı anda biz de ateşe başladık. binanın girişini ele geçirmiştik bile. hem de sıfır kayıpla. bizi ne soğuk, ne de kurşun durdurabilmişti ısınma gayretimiz için. merdivenleri hızla çıkıp birinci katı işgal etmemiz fazla uzun sürmedi. düşman da üşüyordu ve hemen teslim oluyordu. kapılardaki metal dedektörlerini silahlarımızla bangır bangır öttürüyorduk. amaç ikinci kattı. askerlerimin zinde kalması için merdivenleri kullanmasını emrettim. çünkü asansör tehlikeli olabilirdi. son hızla ikinci kata girdik. gerekli yasal düzenlemeleri yapıp girmemiz gereken mevziyi işgal ettik. artık o kattan düşmanımıza ateş edebilecektik. ama orası da soğuktu. binanın işgal edileceğini anlayan düşman kuvvetler komutanı yakıt sarfiyatı olmaması için doğaz gazı yaktırmamıştı. üstelik yerler leş gibi tozdu. çünkü orada da su yoktu. sibirya soğukları daha gelmemişti bile. ayaklarım hala üşüyordu. askerlerime masa ve sandalyeleri yakabileceklerini, kemiklerine kadar iyice ısıtmalarını söyledim. sabah kahvaltısı için tereyağ ve marmelat vardı. iyice güçlenmeleri gerekiyordu. bir kısmına uyuyabileceklerini söyledim. makinalı tüfekleri mevzilere kurdurdum. nöbet böylece başlamıştı. bir sigara içmek için sigara odasına gitmeye karar verdim. elimde parabellum tabancam ile aynı zamanda düşmanı da gözetleyecektim. derin bir nefes aldım, soft paketimi açtım, bir tane sigara çektim, ateşi nefesimle körükleyerek dumanı önce ciğerlerime çektim, çıkmaya yeltenen az bir dumanı dışarıya verdim. yaşasın, bir güne daha zaferle başlamıştım.

ben bir parabellumumu, bir de yazı yazmayı severim bebeğim. bunu okuyorsan biliyorsunki hala daha yaşıyorum ve tek dostum tabancamı temizliyorum.

25 Ocak 2010 Pazartesi

kabakçı mustafa

napoleon'nun gazına gelip rusya'ya savaş açan(1806-1812 osmanlı rus savaşı), üstüne yeniçeriyi savaşa yollayıp nizam-ı cedid'i istanbul surlarında bırakan üçüncü selim, başına gelecekleri herhalde tahmin edememişti. böylece her hal ve şartta isyana hazır olan yeniçeri için fırsat doğmuş oldu. 1807'de karadeniz tabyalarından aşağıya inip et meydanında isyan ettiler. isyan hemen bastırılabilir bir durumdayken büyük bir gaflete düşen ileri gelenler, yapılan bir kaç çapulcu benzetmesi ve üçüncü selim'in yumuşak huyluluğu yüzünden bir şey yapamamış, nizam'ı cedid'i de feda etmelerine rağmen en sonunda selim'in de yapacağı bir şey kalmamış ve tahtından olmuştur. yerine dördüncü mustafa geçmiştir. selim bir süre daha yaşasa bile, alemdar mustafa paşa'nın tekrar selim'i tahta geçireceğini bilen dördüncü mustafa biraderini boğdurmuştur.

ayaklanmayı kastamonulu kayıkçı yamağı kabakçı mustafa tertip etmiştir. lakabının anlamı öncü demekmiş. başka bir rivayete göre o devirde keşlere de kabakçı denirmiş. isyan, yeniçerilerin "yok talim yapmayız, ama hem asarız hem de keseriz" nidaları yüzünden olmamıştır. üstelik kabakçı, isyanı çıkarırken elemanlarına yağma yapmayacaklarına dair yemin ettirmiştir. ama kendisi bildiğin tetikçidir.

olay saray bürokrasisine yakın duran ve nizam-ı cedid i destekleyen ermeniler ile yeniçerilerin paralarını değerlendiren yahudiler arasındaki rekabettir. olayı tertipleyen kişi ise yahudi tefecilere yakın olan sadrazam ağa ibrahim hilmi paşa, şeyhülislam ataullah efendi ve selim'in yerine geçmek isteyen şehzade mustafa'dır. isyanı bastıran rusçuk ayanı'nın arkasında ise ermeni sarraf manuk mizaryan vardır. zaten ikinci mahmut'un tahta geçmesi ile yahudilerin gücü kırılmış ve akabinde ocağın kaldırılması ile devletin sonu getirilmiştir. çünkü yeniçeri ocağının kaldırılması ile ortada ordu falan kalmamıştır.

kabakçı'nın sonu ise rusçuk ayanı alemdar mustafa paşa ordusunun rumelifenerini kuşatması sonucu gelmiştir. isyandan sonra rusçuk ayanının etrafından toplanan nizam-ı cedid taraftarları, mustafa paşa'yı teşvik etmişler ve 1808 baharında 15.000 kişiyle beraber istanbul'a giren alemdar paşa devlete hakim olmuştur. mustafa'yı tahtan indirip yerine de ikinci mahmut'u geçirmiştir. ama bu mahmut resmen bir ölümden dönmüştür. çünkü mustafa tahtını sağlama almak için mahmut'u da öldürmeye yeltenmiş, ama mahmut'un annesinin onu çatı ve aralarında saklaması ve damdan dama atlayarak kaçmaları yüzünden bu işi başaramamıştır. en sonunda da canından olmuştur.

bir süre işler durulmuş görülse bile istanbul'daki yağma son hız devam etmiş, üstelik bu yağmalara mustafa paşa'nın adamları da katılınca işler rayından çıkmaya başlamıştır. nizam-ı cedid yerine kurulan sekban-ı cedid de yeniçerileri kızdırmaktan başka bir işe yaramamıştır. kasım 1808'de tekrar ayaklanan yeniçeriler mustafa paşa'nın yaşadığı bab-i ali'yi bastılar. sekbanların ateşine karşılık köşkünü yaktılar. sarayın yardım etmemesi üzerine alemdar köşkündeki barutları ateşledi ve evi kuşatan 1000 yeniçeriden 600'ünü de yanına alarak öldü.

alemdar'ın ölüsü bulunduğunda ise günlerce istanbul sokaklarında dolaştırılmıştır.

tabii savaş devam ederken meydana gelen bu olayların da katkısıyla ruslarla en sonunda barış yapılmıştır. ama rus donanması isyan sırasında çanakkale önlerinde ve limni'de osmanlı donanmasını imha etmiştir. beserabya tamamen kaybedildi. savaş 1809 civarında bitebilirdi. bu seferde işin içine giren ingilizler yüzünden savaş devam etti. ancak rusların tekrar napoleon ile uğraşmaya başlaması ile savaş bitmiştir.

hayat dediğin şey entrikadır...

(bazı ayrıntılar soner yalçın'dan.)
Related Posts with Thumbnails

...