heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

07 Kasım 2009 Cumartesi

gülen gözler


malum, 70'ler türk sinemasına erotik filmler yılları olarak geçse bile aile filmleri dönemi olarak da geçmiştir. yani adile naşit ve münir özkul'lu filmler. 70'lerdeki bu tür aile filmlerinin devrimi engel olduğu yönünde görüşler de vardır. çünkü münir özkul, otoriter baba olarak ortaya çıkar ve her daim aile namusunu koruduğu gibi patrona haddini bildirir. hakkını eninde sonunda alır. sinema seyircisi işçiler de gülerek ve övünerek evlerine döner. çünkü o hiç sevmedikleri patronlarına karşı bir filmde daha zafer kazanmışlardır.

şaka bir yana, o devirde işçi hakları o kadar gelişmiştir ki hala daha o seviyeye gelemedik. o dönem sendikasız işçi çalıştıran şirketleri çarşaf çarşaf afişe eden cumhuriyet gazetesinin matbaasında çalışan işçilerinin sendikasız oluşu da ilginç. 80 darbesinden sonra patronların bu işçilere karşı intikamı feci olmuştur. tüm hakları gaspedilen işçi sınıfı resmen senelerce sömürülmüştür. hala daha taksim'e çıkmalarına izin bile verilmiyor. küçük kamyonetlerde taşınıp sel sırasında boğularak ölüyorlar. ülkenin gerçek türban problemi çalışan başörtülü kadınların içler acısı haliyken, okusa bile kocasının evinden çıkmayacak kadınlar için insanlar kıçlarını yırtıyor.

neyse, filmimize dönelim. film, bildiğimiz aile filmi işte. vecihi rolündeki şener şen, fecihi bir performans sergiler. olağanüstüdür. ama önemli olan bu değil elbette. bir sahne var ki harbiden çok ilginç. hiçbir türk filminde öyle diyaloglara rastlamadım ve hatta şimdi sıradan bir dizide aynı diyaloglar geçse kıyamet kopar. sahne şu:

sabun işinin fiyasko ile sonuçlanmasından sonra baba(münir özkul) aileyi sorguya çekmektedir. yeni alınan damadın çulsuz olduğunu ve evin bile elden gittiğini öğrence çıldırır. onlara bildik ses tonu bile yemeyip yedirdiğini, giymeyip giydirdiğini, bu yapılanları haketmediği anlatır. işte tam o sırada aile karşı saldıraya geçer. kızların kocaları, babalarından daha değerli hala gelmiştir! ıtır esen, müjde ar, ayşen gruda ve kocasının arkasından olmadık işler çeviren adile naşit, suçlarının farkına varırlar ve yağ gibi üste çıkmaya çabalarlar. babayı dört bir yandan kuşatmışlardır ve ona bağırarak, onu aşağılamaya başlar.

ıtır esen: "ne zaman gün yüzü gösterdin bize!"

ayşen gruda: "neyimiz tam oldu ki!"

ıtır esen: "eve ekmek getiriyorsun da noldu?"

müjde ar: "senin yaptığını hayvanlar da yapıyor!"

müjde ar: "köpekler de yavrularını besliyor!"

adile naşit: "ehh yeter be. ev benim değil mi? sattımsa ben sattım. sana noluyor?!"

üst üste aldığı yumruklarla abandone olup tüm otoritesi sarsılan ve aşağılanan baba mahvolur ve evi terk eder. tüm aile şerefini yitirmiştir! artık işçiler de umrunda değildir!

ama film böyle bitmez tabi. türk aile yapısına ve babaya böyle bir saldırı yapılamaz. eninde sonunda baba hakettiği saygınlığa bir daha kavuşmalıdır. babanın saygınlığı korunmalıdır. o ağza alınmayacak hakaretlerin yapıldığı akşam, evde tüm aile, babalarının ne kadar mükemmel bir insan olduğundan bahsetmektedir. ağızlarından çıkan laflar yüzünden pişmanlık duyuyorlardır. tüm aile, adile naşit dahil kötü yola düşmek üzeredir! anne adile naşit bu konuşmalarda da son noktayı koyar:

"keşke başımızda olsa. ben onun ayaklarını öpmeye de razıyım!"

tabii gerek adile naşit'in kocasının arkasından iş çevirmesi ve gerekse diğer sebeplerden film vizyona girdiğinde yeterli hasılatı yapamaz. hatta tutmaz. tv'ler sayesinde bu kadar popüler olur.

06 Kasım 2009 Cuma

sinirlendim!!

öyle böyle şöyle derken kendimi taksim'e atmaya karar verdim. daha dolmuştan iner inmez flaşlar patlamaya başladı. "çekmeyin, çekmesene kardeşim" diyene kadar 5-10 kişi dolmuştan inen insanların fotosunu çekti. bu ara herkesin elinde dijital kamera, poz yok nasıl olsa, çek çekebildiğin kadar! ama ey bu fotoları çekenler, kimsin lan sen! elimde bir kamera, nesin, gazeteci misin? kendi sanatsal öküzlüğünü neden benim üzerimde denemeye kalkıyorsun? siktir git, evinin damındaki kuşları çek, embesil!

cadde boyu yürürken durum daha vahim. herkes kameralarını evlerin çatılarına odaklamış, bir şeyler çekmeye çalışıyor. müthiş bir embesil kalabalığı. sanki o fotoğrafları karanık odasında tab edecek, emek verecek! lap topına yükleyecek ve beğenmediklerini silecek. yaptığını sandığı sanat bile beleş artık! yahu ne kadar çok turist görünümlü insan var, hadi yabancılar farkedilebiliyor, bizim yerli zontalara ne oluyor! ulan bu ülkeye gelen turist misin, yoksa kendini ara güler mi sanıyorsun?

bu arada kemik gözlük modası patlamış. nerede saçı kıvırcık ve uzun, top sakallı bir delikanlı var, kesin gözünde siyah renkte kemik çerçeveli bir gözlük. allah bilir numarası bile yoktur o camların. senelerce kullandığımdan gözlük takmanın ne kadar iğrenç bir şey olduğunu bilirim. ama hep aynı tipler, aynı naneyi yiyor. o gözlüğü takınca sanırım kendilerini entelektüel hissediyorlar! o kılıkta göründükleri tek şey entelliktir.

büyük meydanların her köşe başına kamera yerleştirip konuşturacak insan arayan zavallı tvciler! benden uzak duran. söyleyecek bir şeyim yok çünkü. konuşmam, sağ elimin işaret parmağını 'cık cık' manasında sallayarak bana yol açmanızı sağlarım. üstelik dikkat çekmemek için son derece sıradan giyinirken neden beni buluyorsunuz, anlamıyorum. o meydanlardaki herkes dikkat çekmek için olağanüstü şık giyindiği için sıradan kalıp, ben mi dikkat çekiyorum, anlamıyorum ki?

facebook'da, twitter'da ve ff'de dağ açılımın linkini veren ve siteye girişlerin sayısını artıran kişi veya kişiler. lütfen en azından yoruma "ben bu yazının linkini şurada vereceğim" deyin. olmadı, en altta iletişim adresi var, oradan mesaj atın. link vermenize bir şey demiyorum. ama üyesi olmadığın internet platformlarında o yazının linkinin neden verildiğini anlayamıyorum. bloggerın aplikasyonları sayesinde bu anlaşılabiliyor. çünkü erişebiliyorum. ama facebook'a, twitter'a, ff'e bu yazıyı kim koymuş, ben erişemiyorum yahu. umarım derdimi anlatabilmişimdir.
zaman kötü, öptüm yanaklarınızdan...

04 Kasım 2009 Çarşamba

dağ açılımı


serdar turgut'un dağ açılımında rojin'i dağa kaldırmak istediğini söylemesinden beri ortalık hafiften karıştı. akabinde eşi rana ve hülya avşar'ı da dağa kaldırdı! senelerdir bu herifi okurum, bukowski'nin çakması gibidir. ciddi konulara girmese güzel yazar aslında. rojin kendisini fazla ciddiye almış. yoksa güler geçerdi o yazıya. ama madem serdar turgut birini dağa kaldırdı, benim neyim eksik lan. bende bir bloggerı dağa kaldıracağım!

valla fazla kasmaya gerek yok. aklıma gelen tek isim ww'dur. ondan başkasını değil dağa, dansa bile kaldırmam! uygun kişiyi bulduktan sonra hangi dağa kaldıracağım aklıma takıldı. kendisi çok asortik ve sosyetik bir kişi değil. üstelik bir keresinde başında kırmızı bandı, yeşil tişörtü ve sapsarı yüzü ile gördüm onu! yani her haliyle dağa kaldırılmaya uygun. öyle olduğu halde cudi dağı yerine elbette uludağ'a kaldırılmaya daha sıcak bakarım. bir defa cudi çok soğuktur yılın bu zamanı. hem yol da uzun. yani ww için bile olsa o yolu bir daha çekemem!

önce ksk'ya gitmem lazım. elimdeki robot resimler sayesinde kendisini kolayca tespit edebilirim ve eterle bayıltıp arabama atarım. sonra ver elini uludağ. aynen eski türk filmlerindeki gibi. gördüğünüz üzere eski türk filmleri açılımı da yapıyorum. tabii uludağ'da onu kaldıracağım otel meşhur beceren otel olacak. içinde her türlü alet edevat var elbette. onun seks kölesi olmaya zaten dünden razıyım. hem hazırlığımı da günler öncesinden yapıp yeterince kahve, bailey's, cep kanyağı, şarap, bira, cips, kuru yemiş, ıvır zıvır stoku da yaptım. yeterince avrupa filmi stokladım. ev-sinema sistemi kurdum. anladınız mı şimdi neden cudi dağına kaldırmadığımı! her ne kadar o ww bile olsa kadın, kadındır. rahatlık ister! hem üstüne daha önceden tüyap kitap fuarına gidip hakan günday ve chuck palahniuk'u da kaçırdım! ww kabul ederse beraber onların seks kölesi oluruz! uludağ'da amaç kaymak değil, açılım yapmak! hakan günday ziyan ile açılımını zaten yaptığı için geriye bir tek palahniuk kalıyor. tüm romanları amerika'da geçiyor. biraz da bizim ülkemizde geçsim. costner bu açılımı destekliyor. palahniuk'un neyi eksik. o'na tüm bu işi ayrıntıları ile anlatıp kendi açılımını yapmasını sağlayacağız!

neyse efendim, 1 kadın 3 erkek bir otel odasındaysa eğer erkekler arasında 'kim ww'un seks kölesi olacak' diye kavga çıkabilir. bu yüzden ben yatağın altına sienna miller'ı, dolaba halle barry'yi saklamıştım! bu da süpriz bir açılım olacak elbette!

bu 6 kişiyle açılım üstüne açılım yaparken elbette dağa çıkan insanlarımızın yaşadığı şartları duyumsamak isteyebiliriz. işte o zaman ayakkabılıkta duran mekapları ayağımıza çekip(sienna ugg'den başkasını giymeyeceğini söyledi, bu onun için eksi puan) gezmeye çıktık. yıllar önce o dağlarda dolaşırken "lan bu adamlar nasıl açlıktan ölmüyor" diye düşünüyordum. sonra ilkbahar geldi ve yine aynı yerlere çıktık. her taraf mera, yayla. ama yanımızdaki insanlar meralara yayıldı ve yere dikkatlice bakarak ot toplamaya ve yemeye başladılar. şu kuzu kulağı bu vs falan derken "hassiktirrr, demek sifalı otlarla besleniyorlarmış. valla bende dolaşsam dağlarda, elektrik direği kalınlığında bacağım olur ve aç kalmazdım!" demiştim. işte grubumuza bu sayede organik tarım ve domuz gribine karşı spor açılımını da yapmış olacağım. gdo'lu ürün tüketmek yerine doğal besin tüketmesi gibisi var mı yahu!

velhasıl kelam, beceren otelin kalorifer tesisatını benim bozmuş olduğumu söylememe gerek yok sanırım. çünkü bu kadar çok kişiyle aynı ortamda uzun süre kalmak dengemi bozar. palahniuk ve günday yaşadıkları tecrübelerden etkilenip harıl harıl yeni romanlarını yazarken, ben all work and no play makes g.ö.d. a dull boy yazıyorum! üstelik elimde bir beyzbol topu var ve onu sürekli duvara fırlatıp duruyorum. ww ise bir bisiklete binmiş ve otelde tur atıyor. redrum, redrum deyip duruyor! sienna ile halle ise moda kataloglarına bakıyorlar. yani açılım falan hak getire! işte o anda bisikletiyle koridorlarda dolaşan ww(hala sele küçük geliyormuş) halle ve sienna'yı aynı saç modeli ve mavi tunikleriyle el ele tutuşurken görmüş! onu uyarıyorlarmış. duvarlar hep kusmukmuş. durumu geldi bana anlattı. elimdeki çekici fırlattığım anda attığı çığlık karşısında kendime geldim. kendimi filme fazlasıyla kaptırmışım! evet, şimdi jack kapıyı parçalamaya başladı. 2-3 dakika sonra donarak ölecek. elimde hakan günday'ın ziyan'ı, sızdığım koltuğun altında ise palahniuk'un tekinsiz'i.

hepimiz öleceğiz!! hepiniz öleceksiniz!!!

02 Kasım 2009 Pazartesi

tek eşliliğin insan doğasına aykırı olması



evlilik, kapitalist sistemin işlemesini sağlayan en küçük birim/kurumdur. evliliğin, tek eşlilik dayatmacılığı ile yakından ilişkisi vardır. ilk insan toplulukları komünal bir yaşam tarzı sürdürmekteydi. yirminci yüzyılın başında amerika ve afrika yerlilerini inceleyen antropolog ve etnologlar bu yaşam tarzının halen devam ettiğini saptamışlardı. ilkel komünal sistemlerde mülkiyet yoktu, bizim anladığımız anlamda evlilik de yoktu. bilginler bu insan topluluklarının ahlaki erdemleri karşısında hayrete düştüler. zira "ilkel" tabir edilen bu insanlar şaşılacak kadar mazbut ve dürüst bir yaşam sürüyorlardı. evlilik olmadığı, kabilede doğan çocukların babalarının kim olduğu önemsenmediği halde ensest yoktu. dahası en uzak akrabaların bile birbiriyle cinsel ilişkiye girmesi imkansızdı. bir erkek, erişkin olduğunda kendi kabilesindeki hiçbir kadına yaklaşamaz, hepsine anne yahut kızkardeş anlamına gelen isimlerle seslenirdi. cinsel ilişki kurabileceği kadınları başka kabilelerden aramak zorundaydı. aynı durum kadınlar için de geçerliydi elbette. bugün bir çok bilgin, insanlığın mülkiyetin keşfi ile beraber yoldan çıktığı konusunda hemfikir. evlilik, mülkiyetle birlikte ortaya çıktı ve önce feodalizmi sonra da kapitalizmi yeniden üreten etkenlerden biri oldu.

ilkel komünal toplumlarda cinselliğe şimdiki gibi abartılı bir önem verilmiyordu. cinsellik doğal ve soyun devamı için gerekli birşeydi hepsi bu. her erişkin cinsellik konusunda son derece özgür olduğu halde kimse aşırı uçlarda yaşamıyordu. bakınız ben doğayla iç içe yaşayan, bugünkü gibi doğaya yabancılaşmamış insandan bahsediyorum! bunun günümüze uyarlanıp uyarlanamacağı ile ilgilenmiyorum. benim derdim, tek eşli olduğunu söyleyen ve burjuva ahlakının ikiyüzlülüğü ile kuşatılmış günümüz insanının içinde bulunduğu ahlaki yozlaşma. ve kanımca bu yozlaşma sadece ve sadece cinselliğin baskı altına alınmış olmasından kaynaklanıyor. çoğu kez "düzeyli ilişki" adı altında yaşananlar, karşılıklı bir aldatmacadan fazlası değil. naçizane bu kavramlar üzerinde, kendi hayatınızdan yola çıkarak ve çevrenizdeki ilişkileri gözlemleyerek düşünmenizi salık veriyorum. kıskançlık diyerek doğal karşıladığımız duygunun kendisi bile hastalıklı. çünkü sevgiden değil, sahip olma arzusundan kaynaklanıyor çoğu kez.

dip not olarak da şunu belirtmekte fayda var. freud'un oidipus kompleksi teorisini biliyor olmalısınız. bu teoriye göre evin ergenliğe erişen erkek çocuğu, ilk cinsel arzuyu öz annesine duyar çoğu kez farkında olmaksızın. bu teori son derece mantıklıdır ve çekirdek ailenin yapısına uygundur. ergenliğe ulaşan genç erkek için önündeki tek yetişkin karşı cins modeli annesidir. ayrıca o zamanki batı toplumunun kadın-erkek ilişkilerini kısıtlayan geleneksel, muhafazakar yapısı da freudun varolduğunu savunduğu sapkınlığın gelişmesi için biçilmiş kaftandı. ilkel toplulukları inceleyen bilginlerin hayret ettiği konulardan biri de buydu zaten. zira ilkel kabilelerde kadınlarla erkekler aynı evde yaşamıyordu. dahası birarada bulunsalar dahi sapkın bir eğilim belirmiyordu zihinlerinde. çünkü ergenliğe adım atan gençlerin cinselliği keşfetmesine kimse karışmıyordu. kimse onlara yasaklar koymuyordu. daha önce de belirttiğim üzere kendi akrabaları ile cinsel ilişki kurma yasağı hariç. bu da zaten yasaktan çok daha öte, yerleşmiş ve içselleştirilmiş bir tabuydu.

gerçi ensest tabusunun kökeni de çok eskilere dayanır. aslında bu tabu sandığımızdan daha yaygındır. ciddi bir araştırmacının kitabında okuduğuma göre eski mısır ile ilgili bilgilerimiz yanlışmış. eski mısır'da kardeş evliliği diye birşey vardır. fakat bu olgu derinlemesine incelendiğinde zannettiğimiz gibi bir evliliğin söz konusu olmadığı ortaya çıkıyor. buna göre, mısır'ın binlerce yıllık tarihinde sıkça yaşanan kardeş evliliklerinin tek nedeni krallığı aile içinde tutmakmış ve kardeşler arasında cinsel ilişki söz konusu değilmiş. yani bu evlilik siyasi bir ortaklık anlaşmasından fazlası olmadığı için tarafların gerçek eşleri ve onlardan olma çocukları varmış. gerçekten de kayıtlara göre iki kardeşin evliliğinden olma bir çocuğun varlığı kanıtlanmış değildir. misal ünlü kleopatra bile kardeşi ile evliydi. fakat ikisi aynı yerde bile yaşamıyordu ve çocukları olmamıştı. buna karşın kleopatra'nın başka erkeklerden olma çocukları vardı. her neyse, sonuç olarak ensest yasağının bir dayatma olduğunu düşünmüyorum. toplum yahut hukuk bu konuda yaptırım uygulasa da uygulamasa da bence insanların çoğunun zihinlerinde ve kalplerinde böyle bir eğilime karşı tiksinti zaten var. ama yine belirteyim ki ensest tabusunun nereden çıktığına dair kapsamlı ve tatminkar bir açıklama getirilebilmiş değildir halen. ortada hipotezler ve spekülasyonlar var hepsi bu.

yani tek eşliliğin insan doğasına aykırı olması önermesi, gerek psikolojik gerek fizyolojik olarak doğrulanabilen bir önermedir. tek eşliliğin ahlaki bir zorunluluk, bir dayatmadan öte bir anlamı olmadığı her kültürlü insanın malumudur. tek tanrılı dinlerin ve onun yakın çalışma arkadaşı feodalizmin, insanlığı baskı altına almak, özgürlüğüne pranga vurmak için uydurduğu, uydurmak zorunda olduğu, evlilik kavramıyla ayrılmaz bir bütün olan kutsal palavradır.

tek eşliliğin romantik bir tarafı olduğunu söyleyenler abesle iştigal etmektedir. zira ne kadın ne erkek için ortada aşk bile olsa tek kişiyi uzun süre çekici bulmak söz konusu değildir. kişi, bir başkasını hiç değilse arzulayacak ama partnerine belli etmeyecektir. aldatmanın yalnızca fiili olarak gerçekleştiğini sanmak, hiç de dürüstçe değildir. sevgilinizin bir başkasını arzulaması da aldatmaktır. insan doğasına daha uygun olan çok eşliliğin kabul görmesi durumunda toplumun ahlakı bozulacak mıdır? hayır, zira toplumun ahlakı, tek eşliyken de bozuktur, daha kötüsünün olamayacağı kesindir. en azından kimse kimseyi aldatmayacaktır ve dahası "kimse yola sokulmaya çalışılmadığı için kimse yoldan çıkmayacaktır."

diğer tüm dayatmalar, zorlamalar gibi tek eşlilik ve dolayısıyla evlilik insan doğasına aykırıdır. ama oldukça karanlık sayılabilecek bu doğayla, kendi paradokslarıyla yüzleşmek çoğu insanın işine gelmemektedir. normaldir, zira insanoğlu köhne ve iki yüzlü ahlak kurallarını sinsice çiğnerken, bir taraftan da bunları kutsar nitelikte ahlakçı zırvalar, nutuklar atabilen yegane canlı türüdür. hem böylesi daha kolay daha zahmetsizdir. insanlığın bütünüyle, akla, mantığa, vicdana dayalı evrensel ahlaki değerleri içselleştirebilecek düzeye evrilmesine daha epeyce zaman olduğu kesindir.

aydınlanma çağı düşünürlerinden william godwin "evlilik bir yasadır, hem de yasaların en kötüsü. üstelik bir mülkiyet koşuludur, hem de koşulların en kötüsü." diyerek yaşadığı çağda evlilik kurumunun maskesini indirme cesareti gösterir. siyasi adalet üzerine bir inceleme adlı eserinde evlilik ve mülkiyet kavramlarının birbirinden bağımsız olmadığını vurgular ve şöyle der: "iki insanın tepeden tırnağa kadar anlaşabileceklerini beklemek imkansızdır. iki insanı birlikte hareket etmeye zorlamak, o insanları, kaçınılmaz olarak can sıkıcı, sevimsiz, nefret uyandırıcı şeylere, kavga ve mutsuzluğa teslim etmek demektir. evlilik kurumu düzmecedir. bir kadını yalnız kendim için düşündüğüm an ve üstünlüğünü gösteren bir başkasının başarısını engellemeye çalıştığım sürece, kendimi mutlak hükümdar yapmış olurum."

"çocuğu kim yetiştirecek, kim eğitecek? ruhsal açıdan sağlıklı bireyler nasıl yetiştirilecek?" diyorsanız eğer, (ki ben bu noktada "ebeveynler elbette" gibi klişe bir cevap vereceğim, zira aile olmadan daha sevgi dolu ebeveyn-çocuk ilişkileri kurulabileceği kanısındayım) ben de size soruyorum, siz gerçekten inanıyor musunuz şu anda sağlıklı bireyler yetiştiğine?

ayrıca iddia ediyorum: insanların üstündeki tek eşlilik ve evlilik baskısı kalkarsa, aşk, sadakat gibi kavramların gerçek değeri anlaşılacak, bu gibi duygular olması gerektiği gibi samimiyetle yaşanacaktır. aşk olgusu, sistemin getirdiği yozlaşmalardan, kodlanmalardan arındırılırsa, insanların çok eşliliği bir yaşam tarzı haline getirmesi, zaten olası değildir zannımca.

(adını vermek istemeyen bir arkadaşımın yazısı. ben yazsam da bundan daha iyi yazamazdım. burada yayınlamak içinonun iznini de aldım.)

30 Ekim 2009 Cuma

misyoner pozisyonu

efsaneye göre tanrı, adem ve lilith'i aynı çamurdan yaratır. ama lilith sevişirken altta kalmaktan rahatsız olur ve eşitlikten bahseder. adem ise onu bereketli toprağa, kendisini gökyüzüne benzettiğinden buna karşı çıkar. lilith sinirlenir ve tanrının söylenmemesi gereken adını söyleyip cennetten atılır.

hikayenin devamında ise çin'e hristiyanlığı yaymak için giden protestan misyonerler, tao yüzünden binbir çeşit pozisyon deneyen çinlileri görünce çok şaşırırlar. "isa'nın yolunda gitmek için kadın altta, erkek üstte olmalıdır" derler. çinliler bu duruma garipser tabii. pozisyona bu yüzden misyoner pozisyonu derler.

lilith ise sınırsız seks sayesinde şeytanla ilişkiye girer ve çocukları olur. adem ise sıkıntıdan patlamıştır ve tanrıya yakarır. lilith'i geri ister. tanrı meleklerini göndererek onu geri çağırır. lilith kabul etmez. tanrı onun çocuklarını öldürür. lilith bu sefer yemin eder ve insan çocuklarını öldüreceğini söyler. erkekler 40, kızlar 7 günlük iken öldürecektir. bu yüzden yahudiler erkek çocuklarını 40 günlükten önce sünnet eder. öldürülmesin diye.

tabi tanrı boş durmaz ve adem'in kaburga kemiğinden aynı lilith'e benzeyen havva'yı yaratır. adem'in kaburgasından imal edildiği için adem'e isyan etmeyecektir. ta ki iyilik ve kötülüğün meyvesinden yiyinceye kadar...
not: hahaha, hamile kalmak için en uygun pozisyon resimdeykiymiş!

28 Ekim 2009 Çarşamba

ilişki ablası


(yazan: @fantaghiro)

acı söyleyen dost kılığına girmiş dişil bir tür varlık. bütünüyle selamı sabahı kesmeden yarattıkları felaketleri tam manasıyla idrak etmek mümkün değildir.

sadece sevgilisi olmayan, müzmin yalnızlar, ilişki ablası olacak diye birşey yoktur. ilişki ablasını ilişki ablası kılan şey, zorbalıkla dünyaya hükmetme şansı bulamadığından, kafası karışık hemcinsleri üzerinde psikolojik deneyler gerçekleştirerek hırslarını tatmin etmektir. zira hırslarını, insanları manipüle ederek tatmin etmezse hastalanıp yataklara düşebilir. varoluşuna bulduğu kılıf sökülür, dımdızlak kalır, perişan olur.

akşam saat 11 sularında, yatmaya hazırlanılırken telefon çalar. arayan tabi ki ilişki ablasıdır.

- x'le (sevgilisi) beraber oturuyoruz filan yerde.

+ oo keyifler iyi desene.

- fena değil. ya sana birşey söyleyeceğim ama nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. (ses birden üzgünleşir ardından kısa bir sessizlik)

+ yüz metre yürü sağa dön.. ya saçmalama söylesene nasılı var mı? nedir? çabuk söyle.

- seninki burda. (karşı tarafın tepkisini ölçen bir sessizlik)

+ benimki?

- seninki işte y sevgilin.

+ olabilir.

- haberin var mıydı?

+ yok.. niye olsun ki? çocuk gibi şuraya gidiyorum buraya gidiyorum diye rapor vermek
saçmalık.
- hımm. (manidar bir hımm)

+ ee?

- yanında bir kız var.

+ arkadaşıdır.

- başbaşalar.

+ n'olmuş?

- hayır hareketleri pek arkadaşça değil. flört ediyor gibiler. ayrıca beni gördüğü için suratı asıldı seninkinin.

+ adresi ver oraya geliyorum.

- olmaz.

+ nasıl olmaz?

- gecenin bu saatinde o kadar yolu gelemezsin tek başına. aklım sende kalır.

+ daha önce defalarca bu saatte evden çıkmıştım bi bok olmadı ver şu adresi.

- olmaz. olay çıkarınca eline birşey geçmeyecek. evde kal sakinleş.

+ ya saçmalama, ne olay çıkarması, beni hiç mi tanımıyorsun? gelip kendi gözlerimle görmem lazım.

- yani gelirsen masalarına gidip bağırıp çağırmayacaksın.

+ asla.

- niye?

+ ne demek niye? aldatılmak bayağılaşmayı haklı çıkarmaz da ondan.

- hayır bence sen kendinde hesap sorma hakkını görmüyorsun. sevgilinin ne mal olduğunu biliyorsun. ama ben söyleyince gururuna dokundu.

+ (artık dayanamaz, ağlamaya başlar) hayır öyle değil, çok seviyorum ben y'yi, anlayamazsın sen bunu allah kahretsin xyz miydi mekanın adı, hangi cehennemde allahaşkına söyle. çıkıyorum yola.

- senin bildiğin bir yer değil, boşuna yola çıkma bana güvenip, söylemem dediysem söylemem.

+ o zaman niye aradın, bana işkence etmekten zevk mi alıyorsun?

- bu benim arkadaş olarak görevim, demin x'le de konuştuk, "bilmeye hakkı var" dedi.

+ kız... nasıl biri? güzel mi?

- ne farkeder? bilip de ne yapacaksın? elinden ne gelir? ısrar etme söylemem, kendine işkence yapmana müsade edemem.

+ ühüü söyle güzel mi değil mi?

- dur bi saniye, epey hoş bir kız, uzun-ince kumral, senden iki karış falan uzun. şimdi x de onayladı, bayağı güzel bir kız. manken gibi neredeyse.

+ ölümü öp adresi vermezsen.

- böyle lafları sevmem bilirsin, hadi kapatıyorum şimdi şarjım yok. üzme kendini, değmez. iyi geceler sana.

+ dur bi saniye-....# aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor.

aşk acısı şu andan başlamak üzere yıllar boyunca kapsama alanı içinde, dost sandığınız canavarı lütfen daha sonra tekrar arayarak, perişanlığınızla onu sevindirin.

kendini kandırmak

insanların bu bloga google ile ulaşmalarını neden olan sorulardan birisi aşık olduğunu söyleyememek ve karşı tarafın sevmeme sebeplerini öğrenmek. bunu da google'a soruyorlar ya, helal olsun. neyse, aklıma maat yasası geldi.

maat, eski mısır'da ra'nın kızıdır ve ikiz erkek kardeşi şu ile işbirliği yapar. görevleri ölüleri yargılamaktır. maat yasası ise evrendeki her şeyin birbirini tamamladığına dairdir. yani gece ile gündüz, iyilik ile kötülük, ateş ile su.

bu yüzden tüm firavunlar yaptıkları her işte bu yasaya uymuşlar ve aksi halde dengesizliğin sonları olacağını düşünmüşlerdir. bu yasa sonradan tasavvufa, yani vahdet-i vücut felsefesine kaynaklık etmiştir. yani tüm yaratılanlar aslında yaratanın bir parçasıdır, dolayısıyla kendisidir. yani vücudumuzdaki tüm hücrelerin birleşerek "ben"i oluşturması gibidir.

yani ne kadar severseniz sevin, karşı taraf size "ama ben seni hiç öyle düşünmemiştim" türü cevap verebilir. aşık olsanız bile. işte bu durumda aklınıza maat yasası gelsin! yani sizin bu evrende sağlayacağınız denge bu kişi ile değildir. bu kadar basit işte.

neyse, bir ilişkide karşı tarafa onu sevdiğini söylemek gereksiz. çünkü "seni seviyorum"a, cümleyi kuran kişi, duyan kişiden daha fazla ihtiyaç duyar. içinizdeki boş kalmış sevgi kutucukları böyle dolmaz. çünkü bu cümlenin ardından "beni seviyor musun" cümlesi gelir, ki bu gelişim süreci hiç hayra alamet değildir.

insanlar birilerini sevebilir, sonra vazgeçebilir, ardından tekrar sevebilir, daha sonra aşık olabilir, nefret edebilir ve en sonunda önemsemeyebilir. bunların hiçbiri önemli değildir. çünkü eylemi yapan siz değilsiniz, o'dur. bu eylem size zarar verse bile eylemi yapan diğer kişi olduğu için yapabileceğiniz bir şey yoktur. yine de birinin sizi sevip sevmediğini anlamanın yolu basittir. sizinle görüşmek istemiyorsa, kaçamak cevaplar veriyorsa, bahaneler üretiyorsa sizi artık önemsemiyordur. üstüne gitmenin anlamı yoktur. "neden" diye soru sormanın da bir önemi yoktur. aslında var olan gerçek, sizin onu sevdiğiniz gerçeği değildir. sizin o kişiyle yapmak için can attığınız bazı şeyleri yapamamış olduğunuz gerçeğidir. duyacağınız tek acı, aşk acısı değil, yapamadıklarınızdan oluşan pişmanlıktır. duyduğunuz his mutsuzluktur, ki mutsuzluk amaca, hedefe ulaşamamanın yarattığı bir durumdur. yani;

"oradasın, biliyorum!"

"lan bi siktir git. istemiyorum seni artık."

bu cümleye ihtiyaç duymayın. insan olmanın nasıl bir şey olduğunun farkına varmış olanları takip edin. mesela zeki demirkubuz'un yazgı'sındaki musa;

musa: aslında o çocukları ve kadını öldürmek istedim.

savcı: neden yapmadın?

musa: çünkü bir şey değişmeyecekti!

27 Ekim 2009 Salı

japon dövüş sanatları

daha yazı bile bulunmamışken(!) çinliler göçebe yağmacılardan o kadar bıkmışlar ki önce çin seddini yaparlar. bu biraz işe yarar ve yağmacılar bu sefer batıya akarak kavimler göçüne neden olur. ama nereye kadar! en sonunda yağmacılar geri döner.

bu çinli kardeşlerimiz bakmışlar olmuyor, vücutlarını eğitirler. mesela yağmacılar kendilerini astıklarında nefes alıp vermelerini ve kalp atışlarını 10 dakika civarı durdurup ölü numarası yapabiliyormış. vücutlarına mızrak ok giremeyecek şekilde tamamen transa geçebiliyorlarmış. işi daha ileriye götürüp dövüş sanatlarını icat ederler. çinlilerin böyle bir eğitime görüldüğü gibi ihtiyaçları vardır. çünkü amaç yağmacılardan korunmaktır. kung fu böyle doğar.

ama binlerce küçük/büyük adada yaşayan japonlar, neden kendi dövüş sanatlarını icat etsin ki? bu bana her zaman mantıksız gelmişti. neyse, günün birinde japon tarihi okurken japonların da çok sıkı bir derebeylik çatısı altında örgütlendiklerini farkettim. ülke küçük parçalara bölünmüş ve bunların başında dayimiyo'lar vardır. yani lordlar. onların başında da shogun. ve en tepede imparator. sistemi öyle bir kurmuşlar ki mesela shogun'dan başkası imparatoru göremez. kimse dayimiyo'suna isyan edemez. dayimolar da shogun'a isyan edemez.

bu kısa tarih bilgisini de geçip esas konuya döneyim. işte bu küçük parçaları yöneten dayimiyolar daima rekabet halindedir ve sürekli savaşırlarmış. birbirlerinin toprakalarında gözleri varmış. işte sanırım japonlar bu yüzden kendi dövüş sporlarını icat etmişler.

vel hasıl kelam; japon dövüş sanatlarını incelediğinizde bir çoğunun aslında savaş sanatı olduğunu görürsünüz. aikido savaş sanatıdır. ailijujutsu, samuraylar döneminden kalma japon savaş sanatı. aikido'nun türediği sanatlardan biri. jujutsu silahsız savaş sanatları için kullanılan genel bir terimdir. kenjutsu, hung gar'da duruş önemlidir. judo tamamen bir savaş sanatıdır. karatenin kelime anlamı boş el, okinawa adası kökenli dövüş sanatlarının modernize edilmiş hali. kyokunşinkai, aşihara, şotokan gibi alt dalları vardır. kenjutsu kılıç sanatı. kendo ise bambu sopalarının kullanıldığı kılıç dövüşü sanatıdır. ninjitsu'yu ise sadece ninjalar kullanırmış. müsabakası da yokmuş.
hazır dövüş sanatlarından bahsetmişken çinlilerin biz türklere binlerce yıl önce oynadığı müthiş oyundan bahsedeyim! efendim türklerin ata sporu aslında judoymuş. bu sayede çinlileri her zaman alt ederlermiş. güreş ise çinlilerin ata sporuymuş. neyse işte, gel zaman git zaman çin'i tamamen istila ederiz. altın çiçeğin laneti filmini hatırlayanlar çin imparatorlarının nasıl bir şatafat içinde yaşadığını hatırlar. dağda, bayırda, eyer üstünde gezmekten mahvolan türkler bu yaşayışa kolayca alışır ve oyun başlar. çinliler güreşin nasıl bir asiller sporu olduğunu türklere anlatırlar ve türkleri güreş ile tanıştırırlar. kendileri ise kandırdıkları türk judo ustalarından judoyu öğrenip bilenlerin sayısını hızla artırırlar. ve zamanı gelince isyan ederler. bizim türkler bu isyan sırasında judoyu tamamen terk ettiklerinden dolayı güreşek karşılık vermeye çabalarlar ama nafile. çinliler judo ile bizimkileri tamamen telef ederler ve eski saltanatlarına geri dönerler. eyerlerine atlayıp kaçabilen atalarımız ise intikam yeminleri ederler! bu efsaneye kaynak olarak ilk dövüş sanatı olarak kabul edilen jiaoli'yi gösterebilirim. çünkü bu sanat, güreşin atası kabul edilir. mö 2700'lere kadar gider.

tabi bizim birde nihat yiğit'imiz vardır. kıbrıs savaşından sonra amerikan ambargosu nedeniyle hollywood filmlerinin akışı kesinlince bizim sinemacılar doğuya yönelir ve dövüş filmlerini birbiri ardına ülkeye sokarlar. neyse, bir keresinde karate porno bir film izlemiştim. o andan sonra hayatım karardı. o ne pozisyon zenginliğiydi öyle. havada, karada, denizde, uçarak, kaçarak, saklanarak, aman allahım! oha falan olmuştum. bu çinlilerin bu kadar çok nüfusu olmasına şaşmamalı.

aman neyse, konu nereye geldi. belirli bir kitle bu uzak doğu filmlerine merak salar ve en sonunda cüneyt arkın'lı ilk türk dövüş sanatı filmi karateciler istanbul'da çekilir. 3 ülkenin ortaklığında bir filmdir bu. akabince bruce lee keşfedilir. erken ölümünden dolayı filmlerinin adları değiştirilerek defalarca vizyona sokulur. bruce ağbimize benzeyen hong kong'lu aktörlerin filmleri brucu li, leu, lei ve benzeri adlarla vizyona sokulur.

80'lere geldiğimizde ise çekik gözlü bir türk olan nihat yiğit, türk bruce lee olarak piyasaya çıkar. nihat yiğit, savaş sanatları uzmanıdır. türk savaş sanatı sayokan ve kılıç sanatı yesuken'i bulmuştur. bir çok filmde oynar. tv'de çekik gözlü türke rastlarsanız şaşırmayınız.

bu şiiri ustama armağan ediyorum;

"rüzgarda savrulan saçın, sakalın değil
ruhundur ustam
aduket çek bana
bende senin gibi olam!"


(sinema ile ilgili kısımda kaynak hasibe eren'in kanal 24'te yaptığı bir programdır)

26 Ekim 2009 Pazartesi

dexter's laboratory

evinin altında 6 km uzunluğunda bir laboratuara sahip olan, 50 santimlik boyu ile ablası dee dee'nin dizine kadar gelebilen, kocaman gözlükleri, dehşet ayakkabıları ve beyaz önlüğü ile süper şirin bir karakterdir dexter. 3. sınıf öğrencisi bu çocuk bilim insanının maceraları harbiden çok güzel. yani sırf dexter'ı izlemek için prime time'da cartoon network'ü açabilirsiniz. tabii evde yalnızsanız!

ablası dee dee ise öyle ağzında diş telleri olan gıcık tiplerden değil. bale sevdalısı, okulun en popüler kızlarından biri. en yakın arkadaşları asyalı olan lee lee ve siyah mee mee'dir. birlikte oyun oynarlar. pony puff adlı midilliyi de çok severler. klasik kızlar işte. gerçi üçü de 4'e gidiyor. ama karakter olarak dee dee'nin asli görevi dexter'ı sinir etmek. her şeyi pembedir. iki zıt karakter işte. dexter hem fiziksel hem de zihinsel olarak ablasının tam tersi bir karakter. dexter bir şeyler yapar, dee dee ise dans eder, uçar, kaçar, ağlar, yine de şirindir. ama yeri geldiğinde dexter'ı korur, sever, başarması için gaza getirir.
ama bu 6 km uzunluğundaki laboratuardan sadece 2 kişinin haberi vardır. dee dee ve dexter'ın en büyük rakibi mandark'ın. mandark hippi anne babası tarafından oldukça doğal ortamlarda ve cinsiyetsiz biri olarak büyütülmüş, doğadan nefret eden, teknoloji ve dee dee aşığı bir tip. zafer kazandığını sandığı zamanlardaki kahkası müthiş. onun gibi zafer kahkahası atasım var, o derece. seslendiren büyük iş yapmış. neyse, dee dee'nin mandark'ın kendisine olan aşkından hala haberi yok. mandark'ın tek amacı dexter'ı ve laboratuarını yok etmek. bu amaçla kendi laboratuarını kuruyor! onunkide 6 km. hippi anne ve babasından hefret ediyor! gerçi dexter'ın anne babası da olur karakterler değil hani. annesi tam bir temizlik hastası. sürekli temizlik yapan, koca kıçlı, elinde bulaşık eldiveni eksik olmayan bir karakter. babası da bilim adamı. dexter'ın en en en büyük korkusu anne ve babasının laboratuarından haberdar olması. bunun için oldukça saf görünüşlü anne ve babasını kandırması gerekiyor. laboratuarının girişi kitaplığının arkası. dee dee savar silahları da var. ama içeri girme ve kırıp dökme konusunda dee dee'yi hiç bir güç engeleyemez. tabii bu oldukça asosyal dexter'ın da ilginç yönleri var. mesela sevgilisi! dikdörtgen t-3000 bilgisayar dexter'ın gizli laboratuvarının enerji, güç, plan, proje gibi işlerini yöneten bilgisayarıdır. süper zekidir. onu dexter imal etmiştir.
1991'de kısa bir bölüm olarak genndy tartakovsky tarafından yaratılan karakterin küçük çocuklar için olduğuna inanmıyorum. süper bir şey lan bu. harbi bak...
dee dee: dexter, bil bakalım ben bu akşam ne olucam?
dexter: başıma bela olma yeter!

24 Ekim 2009 Cumartesi

rat race


türkçeye tabana kuvvet diye çevrilen, 2001 yapımı, jerry zucker'in yönettiği müthiş bir komedi filmi. hatta abartmıyorum, seyrettiğim en güzel filmlerdendir. oyunculuk müthiş, kadro çok iyi. cuba gooding jr, whoopi goldberg, rowan atkinson bile var. konusu kısaca şöyle;
zenginler bir grup insana, 2 milyon dolarlık bir kasanın anahtarını verir ve kasaya en kısa sürede ulaşacak kişinin yarışmayı kazanacağını söyler ve böylece farelerimizin yarışı başlar. kendileri de kimin kazanacağına dair bahis tutuşur. yarışmacılar yol boyunca neredeyse tüm amerikan kültürü ile yeniden tanışır. nazi kampları, ses hızını geçmeye çalışan bilim adamları, güzellik yarışmasına gidenler, geri zekalı sarışınlar, tren, at, helikopter, uçak, araba yolculukları ve eğlence inanılmaz.
filmde zengin insanların yaptığı birbirinden ilginç, komik, dehşet bahisler ve yarışmacıların parayı almak için yolda yaptıkları ve sizi çatlatana kadar güldürebilecek komiklikler de cabası.
en az beş kez seyrettiğim halde bu kadar çok güldüğüm film yoktur. mesela;
otel odasına bir fahişe girer. adamla pazarlığa başlar.
adam: şimdi önce soyunacağız. sonra jakuziye gireceğiz. ben tırnaklarımı keseceğim. sende kıçımı traş edeceksin. ne kadar tutar?
fahişe: soyunacağız, jakuziye gireceğiz, tırnaklarını keseceksin ve kıçını traş edeceğim. bunları mı istiyorsun?
adam: evet, sen söyle ne kadar tutar?
fahişe: 3000 dolar.
bir anda odanın her tarafından, koltuk altlarından, perde arkasından, duşa kabinden, bardan insanlar fışkırır ve,
başka bir adam: evet, 2800 dolar ile en yakın tahmini yapan bay gibson iddiayı kazandı. tüm parayı ona verin!
filmin bence tek sakat noktası son sahnesi. en sonunda tüm para bir hristiyan misyonuna bağışlanıyor.
Blog Widget by LinkWithin

iletişim

ytravisbickle@hotmail.com (bana mı dedin!!)


arlecchino.mea@gmail.com (fantaghiro)