heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

18 Aralık 2009 Cuma

hint-avrupa dil ailesi

latince, yunanca ve alman dilleri arasında bir bağ olduğu düşüncesi eskiden avrupalı dilcilerin dikkatini çekermiş. ama asıl olay 18. yy'da eski hint kutsal metinlerinin dili olan sanskritçenin avrupa dilleri ile benzerliğinin keşfi olmuş. 1816'da fransz bopp adlı biri sanskritçe, latince, yunanca, almanca ve fars dillerinin kıyaslamalı gramerini ilk yayınlayan kişi olmuş. bopp'un peşinden giden kişiler, ikiyüzyıl içinde, bu dillerin atası olduğu varsayılan teorik dili detaylı bir şekilde yeniden inşa etmişler.

yaklaşık yedibin yıl önce ölmüş olan, hiçbir yazılı metin bırakmayan bu dilin 2000 kelimelik hazinesi var artık. diğer dil ailelerinde ise böyle kapsamlı bir çalışma yapılmamış.

hint-avrupa dilini konuşanlar büyük ihtimal güney rusya'da yaşarmış. yedibin yıl önce dil bir kaç lehçeye bölünmüş. bu lehçeler batı avrupa'ya, hindistan'a ve doğu türkistan'a kadar uzanan bir alana yayılıyorlar. lehçeler şunlar;

keltçe: orta ve doğu avrupa
germence: kuzey avrupa
balto-slavca: kuzeydoğu avrupa
latince: italya
illirik ve prota arnavutça: balkan yarımadasının batısı
trakça: balkan yarımadasının doğusu
proto helenik: yunanistan
hititçe ve luwice: anadolu
ermenice: doğu anadolu
eski iran dilleri: doğu iran ve batı türkistan
sanskritçe: kuzey hindistan
toharca: doğu türkistan

trakça, hititçe, luwice ve toharca'yı konuşan kalmamış. toharca hariç, sanırım bizans'ın büyük gayretleri ile ortadan silinmişler. diğerlerinin ise yüze yakın türevi var.

kelt dilleri: gaelik(irlanda ve iskoç lehçeleri) gal dili(welsh), bretonca
germen dilleri: almanca, ingilizce, hollandaca, isveçce, norveçce, danca, izlandaca
slav dilleri: rusça, ukraynaca, belarusça, lehçe, çekçe, slovakça, slovence, sırpça, hırvatça, makedonca, bulgarca
baltık dilleri: litvanca, letçe
latin dilleri: italyanca, fransızca, ispanyolca, portekizce, katalanca, romence, isviçre romanşcası, haiti kreolü
arnavutça
yunanca
ermenice
iran dilleri: farsça, kürtçe, zazaca, osetce, tacikce, afganca, beluçi
kuzey hint dilleri: hindi-urdu, bengali, pencabi, kaşmiri, gucerati, bihari, balti, marathi, sindhi, assami, maldivce, çingenece

tabii bu dilleri saf bir dil olarak nitelemek büyük yanlışlık olur. sadece latincenin % 30'u komşularından alınma. yani estrükçe ve fenike dili. ama temeli çok sağlam. 200 fiilin 190'ı, sayılar, yönler, vücut kısımları ve temel doğa olaylarına ilişkin kelimeler hint-avrupaca. alınan kelimeler ise ticarete, tarıma, dine ve hukuka dair kelimeler. yani karşılıklı alış-veriş söz konusu.

tabii şimdi bir hint-avrupa ırkından bahsetmek anlamsız. çünkü latin amerika halkı kızılderili kökenli. haiti krolü ise tamamen siyah. ama büyük ihtimal ilk hint-avrupalılar bir kaç aşiretten ibaretti.

günümüz türkçesinin yarısından fazlasının temeli hint-avrupaca kelimelere dayanıyor. ama aynen latincede olduğu gibi fiiller, sayılar, dağ, tepe gibi doğal kavramlar, vücut parçalarının isimleri türkçe.

(sevan nişanyan'ın elifin öküzü adlı kitabının sonundaki makale özetmiştir.)

17 Aralık 2009 Perşembe

tekinsiz

çöpçatan, kayıp halka, tabiat ana, iftira kontu, rahibe vigilante, leydi çöpçü, iftira kontu, ajan fitneci, aziz bağırsaksız, vandal dükü, amerikan güzeli, katil aşçıbaşı, bayan clark, müdire tekzip, peder tanrısız, yoldaş huysuz, kontes basiret, barones frozbit ve bayan aksırık nikli kişiler, bay whittier'ın sokaklara yapıştırdığı bir ilana başvurup, hayatlarının en mükemmel romanını yazmak için, eski bir sinema salonunda toplanırlar. süre 3 aydır. her çeşit ihtiyaçları karşılanacaktır. ama bu kişilerin hepsinin tek bir amacı vardır. ünlü bir tv yıldızı olarak çıkmak...

bu amaca erişmek için kalemlerini kullanacaklarına vücutlarını kullanırlar. sonuçta teker teker ölümler başlarken, sağ kalanlar parsadan daha çok pay kapmak için direnebildikleri kadar dayanırlar.

tipik bir palahniuk romanı diyemeyeceğim. gerçi bu kişiler üzerinden amerikanın ve hatta dünyanın değişik bölgelerine seyahatları de var. toplanan her kişinin, hayatlarının dönüm noktası olan anıları ise bazen çok etkileyici, bazen değil. yer yer sıkılabilirsiniz. sonunu önceden tahmin edebilirsiniz. sürükleyici değil, ama yine de oldukça güzel. belki palahniuk'un tüm romanlarını hatmettiğimden bana fazla etkileyici gelmedi. diğer romanlarındaki karakterler bir odaya toplanmış gibi.

romanda yine de oldukça etkileyici bölümler var. mesela topuk masajı, değişik masturbasyon yöntemleri, bıçak türleri, eski sevgiliden intikam alma yöntemi ve eski çocuk yıldızın başına gelenler gibi. palahniuk'un ayrıntıları anlatma biçimi her zaman güzeldir.

sonra aklıma bu kalp seni unutur mu ve hatırla sevgili gibi diziler geldi. senaristler geçmişte o olayları yaşayan kişiler. şimdi geçmişlerini paraya tahvil ediyorlar. yani satıyorlar. romanda ise bu satışın biraz daha vahişisi anlatılıyor.

16 Aralık 2009 Çarşamba

kanuni sultan süleyman

"imparatorlukta gelişmenin, doğaya karşı büyümeye dönüşü süleyman döneminde başlar. doğaya karşı büyüme, yani kansere dönüş... evet, imparatorluğun bu güçlü göründüğü sıra ki, hazine tamtakırdır. padişah 45 yıl tahta kaldığı halde, bu tahtın arkasında aralıksız kanlı iktidar boğuşmaları sürmüştür. medreselilerin ayaklanıp çeteler halinde eşkiyalığa soyunmaları... sipahi toprak düzeni, büyümüş imparatorluğu sırtında taşıyamaz hale geldiğinden iltizam sistemine geçiş.

daha başlangıçta yürütülmemesi de beraber kararlaştırıldığından, kurtarıcı diye başvurulan bu iltizam sistemi, devlet dolandırıcılığı haline gelmiş. kanuni lakabı aslında, süleyman'a, kanunsuzluk dönemi açtığı için alay olsun diye, hakaret olsun diye takılmıştır. kanuni, bütün saltanat dönemini, kanunsuzluklardan kanunsuzluklara yuvarlanarak, hiç faydasız olduğundan, istememesi gerektiği halde evlatlarının etini yiyerek, yaşlanıp güçten düştüğü çağda ise, en fakir reayasına bile kolayca nasip olan rahat bir döşeği bulamayarak, bir eşya gibi, yüklenip zorla sürüklendiği bir seferde, yaralı bir hayvan gövdesi gibi oradan oraya atılarak, sonunda ise, devletin selameti adına ölümü bile diri gösterilmek için insafsızca tartaklanmıştır. böyle başlayan çöküş dönemi uzun süre, içten çürüyüp, dıştan dünyaya meydan okuduğu için osmanlı insanını bir bakıma gerçekçi, bir bakıma gerçek dışına düşürmüş olarak dünyaya başka türlü bakan abartıcı bir yaratık haline getirmiştir."

kemal tahir - yol ayrımı

kemal tahir romanlarının en güzel yanı, müthiş kişilik ve dönem tahlilleri yapabilmesi, geçmişin dibine kadar giderek sorunların kaynağına inmeye çalışmasıdır. üstelik bu tahlilleri bir tarafı tutarak yapmaz. yeri gelir, kemalistleri de eleştirir, mustafa kemal'i de, ittihatçıları da, tarihin derinliklerine gömülmüş bir padişahı da. koskoca sultan süleyman'ın tüm hayatını şu kısacık tahlilde anlatmayı büyük bir beceri ile başarmıştır. bence oğuz atay ve hakan günday ile beraber gelmiş geçmiş en iyi türk romancısıdır.

iltizam: osmanlı devleti'nde onaltıncı yüzyılda bazı eyaletlerin vergi gelirlerinin müzayede yoluyla belli bir bedel karşılığında şahıslara satılması sistemidir. bu kişilere de mültezim denir.

osmanlıya günümüz vergi sistemini öğreten kuruluş, maliyeye el koyan duyun-u umumiye'dir. yüzyılda gelinen nokta ise kanuni zamanından farksızdır. devlet hala daha en insafsız şekilde, direkt vatandaşın cebine elini daldırarak soymaya devam ediyor.

15 Aralık 2009 Salı

sana gitme demeyeceğim lavinia

eğer diğer kişi kafasına "gitmek" düşüncesini koymuşsa, ne yaparsanız yapın sonuç değişmez. önemli olan bu düşünceyi kafasına koyup koymadığını anlamak da değildir. anladıktan sonra, eğer hala seviyorsanız "gitme" diyebilmektir. ileride bana "ahh, bunu bana niye söylemedin, şimdi kafamı dağlara taşlara vuruyorum, köpek gibi pişman oldum" demeyin! bunun yerine onun gitmemesi için "gitme" deyin. sonuçta kişi "gitme" demenize rağmen gitse bile, zaten yıkılmış olan gururunuz biraz daha yıkılacaktır. demezseniz eğer, kafanızda "keşke deseydim" düşüncesi kalacaktır. ama "gitme" demenize rağmen karşı taraf ısrarla gitmek istiyorsa ipini bırakın. en azından "siktir git" lafını duyduğunuz için bir daha onu düşünmeyeceksiniz. harbi bak!!!

şimdi aklıma geldi yahu; "gitme" demeden önce kıza şöyle güzel bir şarkı yapın. veya şiir yazın veya lavinia'yı ona okuyun!. ne bileyim onun sizi sevmesini sağlayan yönlerinizi tekrar açığa çıkarın. çünkü bir öküz olduğunuzdan dolayı o yönleriniz artık bastırılmıştır! kişi, bir müddet için size geri dönebilir(garantisi yok). ama bir müddet için. sonra yine terkedecektir. bu kaçınılmaz bir sondur. bitmiş şeyler üzerinde kafa yormayın. çünkü sonuçta olan tek şey, kafanızın ağrımasıdır. valla bak...

ey okuyucu, şimdi senin yerine düşündüm de; demek 'o değil, sen terkettin' ha. bak şimdi, terkedilen kişi genelde terketme işini beceremediği için karşı tarafa inanılmaz kozlar verir. sen bu kozları alıp doğru değerlendirirsen, sana kendini kendini kandırma fırsatı çıkar. böylece sen fazla yıkılmadan terkedilmiş olursun. ama sen terkettiğin halde, yeni sevgili bulman biraz zaman alabilir. oysa terkedilen sevgili ertesi gün yeni sevgilisine kavuşmuştur bile...

size son bir iyilik, alın işte; lavinia...

"sana gitme demeyeceğim.
üşüyorsun ceketimi al.
günün en güzel saatleri bunlar.
yanımda kal.

sana gitme demeyeceğim.
gene de sen bilirsin.
yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
incinirsin.

sana gitme demeyeceğim,
ama gitme, lavinia.
adını gizleyecegim
sen de bilme, lavinia."

(özdemir asaf)

14 Aralık 2009 Pazartesi

pluton: hiçbir zaman gezegen olamamış bir gök cismi!

eski bir gezegen olan pluton'un, ondan az daha küçük charon diye bir uydusu vardır! anarres ile urras misali, kim kimin uydusu belli değil. ama birbirine kıç kıça yapışık vaziyette, kader birliği yapan charon ile pluton, ilk keşfedildiğinde de tek gezegen sanılmış. sonradan parçalara bölünmüş ve en sonunda gezegenlikten de atılmıştır.

neyse, keşfi matematiksel hesaplamalara dayanmaktadır. uranüs'ün yörüngesindeki düzensizlikler hakkında yapılan araştırmalar sonucunda neptün gezegeni bulunmuştur. fakat yapılan hesaplar bu gezegenin tek başına uranüs'ün yörüngesindeki düzensizlikleri açıklayamayacağı anlaşılmıştır. daha da derinleştirilen araştırmalar plüton'un varlığını kanıtlamıştır. fakat gezegen ancak 1930 yılında kefedilebilmiştir. türkiye'nin doğusu ile batısı arasındaki mesafe kadar çapı olan bir kaya parçası da zaten gezegen olamaz. zaten gezegenlikten çıkarılması 10 yıldır tartışılıyordu. en sonunda da çıkarıldı.

neyse, birazda babil yaratılış destanından yazayım. bu destana göre adı gaga olan pluton, aslında saturn'ün uydusudur. ancak büyük marduk doğunca, onu yörüngesinden koparır. tek başına yol almasını sağlar. gaga, artık tanrı gezegenler arasında habercidir. görüldüğü üzere plüton o zamanlar bile gezegen değildir.

"anşar ağzını açtı
gaga'ya, danışmanına bir şeyler söyledi
yola koyul gaga
tanrılar(yani gezegenler) önünde dur
ve sana diyeceğimi
onlara da tekrarla"

gaga(pluton) tanrılara teker teker uğrar ve onları karar vermesi için zorlar. kral gezegen(tanrı) kim olacaktır? hepsi birlikte bağırır: "marduk kraldır!" ve marduk'a seslenir gaga, git tiamat'ın(tiamat'ı dünyamız olarak adlandırabiliriz, ama tam olarak değildir) hayatına son ver.

(keşfedilmesi ile ilgili bilgiler www.msxlabs.org'dan.)

11 Aralık 2009 Cuma

truvalılar türktür!!

hikaye bu ya, truva'nın son kralı priamos'un generallaerinden birisi olan turkus, kıyımdan kaçarak asya'ya kaçar. çok içlere kadar çekilir ve binlerce yıl intikam hırsı ile bu ırkı yetiştirir! neden priamos'un oğulu değil de generali derseniz eğer, hector öldürülmüştür zaten, paris ise brad pitt'i topuğundan vurup öldürmüştür!

neyse, batıya gidenler roma'yı kurmuş ve zamanla intikamlarını yunanlılardan almışlardır. doğuya gidenler de türk olarak geri dönmüş ve bu sayede helenlerden intikam kesin olarak alınmışmış.

ama türkleri truvalı yapma işinin özü başka tabii. avrupalılar, istanbul'un türkler tarafından fethinden sonra türkleri de avrupalılaştırmak için böyle bir temennide bulunmuşlar. yani doğulu bir ırkın istanbul'u almasını kabullenememişler. üstüne fatih'in ağzından çıktığı söylenen "truva'nın intikamını aldık" lafı da tuz biber olur bu işe. hatta roma piskoposunun kendisine yaptığı düşmanlığı "yahu sen de ben de truvalıyız, düşmanımız bu yunanlılar, biz kardeşiz" dediği de söylenir. ve hatta bir kardinalin fatih'e "truva prensi" diye hitap ettiği bilinir.

bu yüzden dönem tarihçileri bu tür hikayeler yazmıştır. ancak avrupalı tarihçiler, viyana bozgunundan sonra türk korkularının kısmi azalışıyla beraber bu tür hikayeleri de önemsemezler. şimdi ise bizim bazı deli bozuklar mitolojik hikayelere gerçekmiş gibi hırsla sarılmaya başladılar. ama bu durum, ırkı soylu bir geleneğe bağlamaktan başka bir şey değil. yani truvalı olsak ne, olmasak ne. ama bak, hepimiz çanakkaleli olabiliriz, ona itirazım yok!

laf aramızda, mustafa kemal de büyük taarruzdan sonra "truva'nın intikamı aldık" demiş. gerçi o intikam çanakkale savaşında da alımıştı. malum, o savaşta ingiliz zırhlılarından birisinin adı da agamemnon'dur. yani truva savaşında ege'nin batısının kralı. savaş sırasında bu zırhlı boğazın soğuk suları ile kardeş olmuştur.

aynı tür hikayeler çok eski avrupa katolik aileleri için de geçerlidir. mesela habsburglar soylarının isa'nın soyuna dayandığını iddia eder. merovenjler de bu işlemi magdalalı meryem'le yaparlar. magdalalı, isa'nın göğe yükselmesinden sonra onun çocuğu ile beraber güney fransa'ya kaçmıştır. velhasıl kelam; isa'nın soyu da kral davut'a dayanmaktadır. böylece soyları dince kutsanmış olan en yüce kralın kanına kavuşmuş olur. zaten tüm avrupa kraliyet aileleri akrabadır. böylece tüm soy davut'a dayanmış olur!

bu kraliyet soyunu soylulaştırma işleminin orta asya versiyonu da vardır. cengiz'den önce soyu oğuz han'a dayanmayan hiç kimse ortaya çıkıp hakan olamazmış. cengiz'den sonra ise cengiz ve oğuz han olarak bu kural yenileniyor. mesela timur'un soyu ikisine de dayanmaz. bu yüzden tüm yetki kendisinde bile olsa başında göstermelik bir hakan vardır.

keza osmanlıda da durum aynıdır. timur'un önünden kaçan kişiler osmanlı ailesi için yeni bir soy grafiği yapmışlar ve yıldırım beyazıd'ı oğuz han'ın torunu yapmışlardır. oysa ertuğrul'un boyu kayı olduğu bile şüpheli, hadi kayı oldu, kayıların onlarca küçük aşiretinden birisi de olabilir. ayrıca osmanlı ailesinde erkek tükenirse başa kırım hanı geçecekmiş. çünkü kırım hanı da soylu bir aileden geliyor.

10 Aralık 2009 Perşembe

hangi kıtadayız?!


mö 6. yy'da söke civarında oturan hekataios adlı biri, akdeniz havzasının haritasını çıkarırken dünyayı europa ve asia diye ikiye bölmüş. europa ege'nin batısı demekmiş, asia ise ege'nin doğusu. tabii yunanlılar açıklayamadıkları bu kelimelere hemen bir hikaye uydurmuşlar. europa, zeus'un tecavüz etmek için kaçırdığı bir peri olmuş. asia ise bir kraliçe. oysa kelimelerin kökeni yunanca değil, artık ölü bir olan akatça. bu dil ortadoğuda kullanılırmış. hami-sami dil ailesininden. ibranice ve arapça ile akraba. neyse işte, europa'nın kökeni erebu, gün batımı demek. asia'nın kökeni ise asu, gün doğumu anlamında.

tabii aradan binyıllar geçti. avrupa'nın sınırları epeyce genişledi. merkezi de zamanla kaydı. önce atina'ydı. daha sonra roma'ya kaydı, 1700'lerde artık fransa'ydı. şimdi ise gerçek avrupa, batı avrupa oldu. bugün ise sınırları iberya'dan kafkaslara, izlanda'dan urallara, iskandinavya'dan malta'ya ve hatta kıbrıs'a kadar her yer avrupa. ama iş bize gelince değişiyor. eski kurala sımsıkı bağlılık devam ediyor. bize "asya'dasınız" deniliyor. öyle mi acaba, ben sizin için inceledim!

türkiye'nin trakya topraklarında bir problem yok. yani tekirdağ, kırklareli, edirne, istanbul ve çanakkale-gelibolu zaten avrupa'dan sayılıyor.

ama kuzeydoğumuzda türkiye'ye komşu avrupa ülkeleri var. yani gürcistan, ermenistan ve azerbaycan. ığdır, ardahan, kars asya'da, ama erivan, batum, tiflis avrupa'da öyle mi? ilginç tabi...

kıbrıs'a gidince avrupa'ya gitmiş olursunuz. kuzeyinde ve doğusunda asya toprakları, güneyinde afrika ülkesi olan mısır ile çevrili bu ada bile avrupa ülkesi. ama mersin, adana, hatay avrupa'da değil. hadi ya!!

midilli, sakız, sisam, rodos avrupa'nın bir parçası. ama izmir, manisa, aydın, muğla avrupa değil! vayy!!

yani kuzeydoğusu avrupa, batısı tamamen avrupa, güney-güney batısı avrupa ülkeleri ile çevrili güzel ülkemizin topraklarının büyük kısmı asya'da kalıyor öyle mi? hadi canım sende!!!

ığdır'dan hatay'a kadar düz bir çizgi çekin. çizginin batısı avrupa yahu, ne asya'sı!

hazır yazmışken devam edeyim. eski türkler dünyayı yunanlılar gibi doğu-batı diye değil, kuzey-güney diye bölüyormuş. kuzeye kara il, güneye de ak il derlermiş. bu alışkanlık yüzünden kuzeydeki denize karadeniz, güneydeki denize de akdeniz dermişiz.

(kelime kökenlerinde kaynak olarak sevan nişanyan'ın elifin öküzü adlı acayip hoş kitabı kullanılmış olup, birebir alıntı yapılmıştır.)

09 Aralık 2009 Çarşamba

mesih, deccal ve armageddon savaşı

malum, hristiyanlara göre 2 kutsal kitap var. eski ve yeni ahit. bazı kesimler hristiyanların eski ahidi sallamadıkları söyler, ama cahillikten bilmiyorlar sanırım. 2-3 yıl önce bir kardinal, iyi bir yahudi olmadan iyi bir hristiyan olunamayacağını söylemişti. neyse, hristiyanların arasında görüş ayrılıkları olsa bile, yeni ahitte yazdığından dolayı isa'nın tekrar geleceğine inanıyorlar. yahudilerin de bir kısmı eski ahitte yazdığından dolayı bu inancı paylaşıyor. peki bu mesih kimdir?

"ben isa, inanlı topluluklarıyla ilgili olan bu tanıklığı sizlere iletsin diye meleğimi gönderdim. davut'un kökünden ve soyundan olan benim, parlak sabah yıldızı benim." vahiy 22:16

hristiyanlar bu kişinin isa olduğunu söylüyor. mesih gelmiş ve kendisini insanlık için feda edip göğe yükselmiştir. bu ilk geliştir. adem'in elmayı yemesinden doğan ilk günah meselesi böylece halledilmiştir. günahlar isa'nın sırtına yüklenmiştir. neyse, sonuçta isa'nın tanrının oğlu olduğu iddia edilse bile bir yahudidir. tevrata göre mesih, sam'ın soyundan, ibrahim oğlu ishak oğlu yakup oğlu yahuda oğlu(yusuf olmaması ilginç tabii) yesse oğlu davut'un evinden çıkacaktır.

"ama sen, ey beytlehem efrata, yahuda boyları arasında önemsiz olduğun halde, israil'i benim adıma yönetecek olan senden çıkacak. onun kökeni öncesizliğe, zamanın başlangıcına dayanır. bu yüzden onu doğuracak olan kadın doğurana dek rab israillileri düşmanlarına teslim edecek. sonra öbür soydaşları israillilere katılacak. o gelince, halkını rab'denden aldığı güçle tanrısı rab'bin görkemli adına yönetecek. halk güvenlik içinde yaşayacak. çünkü bütün dünya onun büyüklüğünü kabul edecek. halkına esenlik getirecek." tevrat mika 5

böylece gelen kişi, bir kısım hristiyanlara göre hem yahudilerin kurtarıcısı, hem de hristiyanların mesihi oluyor. yani isa'nın ikinci gelişi ile beraber yahudilerin hala gelmediği söylenen mesih kralı ile isa'nın ikinci kez gelişi aynı anda kotarılıyor. yahudilerin bir kurtarıcı beklemesinin nedeni de başlarına gelenler elbette. süleyman devrinden sonra hep eziyet çekmişler ve kendilerini ancak davut soyundan bir kişinin kurtaracağına inanmışlar. çünkü davut zamanı en mutlu oldukları, birliklerini sağladıkları zamandır. en sonunda kitaplarına kadar girer bu umut.

ama bu mesihin geliş şartları var elbette. betlehem'de doğacak(isa nasıralı ve bu yüzden ona inanmayanlar çoktur) ve yazdığım gibi davut soyundan olacak. diğerlerinden birisi de dünyanın her tarafına dağılmış yahudilerin kudüs'te toplanması. sırf bu yüzden, 1700'lerde ingiltere'ye yahudi kolonileri yerleşiyor. dünyanın her ülkesine dağılmış olan yahudiler kudüs'e toplandığında, isa, kudüs'e eşşeğe binmiş vaziyette inecek! ama bu eşeğe binme hadisesinde kafa karıştıran noktalar vardır. kudüs'e giren kişi soldan girerse deccal, sağdan girerse isa olacakmış. işte o mesih gelince israil krallığı kurulacaktır. çünkü gelen mesih, yani isa, davut'un soyundandır. yahudilerin davut oğlu kral mesih meselesi böylece halledilecek! bu mesih meselesi yüzünden bir çok yahudi, 1947'de israil'in kurulmasına bile karşı çıkmıştır. onlara göre mesih gelmeden devlet kurulamazdı.

"oysa bizim vatanımız göklerdedir. ve oradan kurtarıcı olan rab isa mesihi bekliyoruz." (fil. 3:20)

hristiyanlara göre mesih iki aşamada gelecek. ilk aşamada isa, tam yeryüzüne inmeden önce, kendisine inananlar topluluğu ile birlikte havada toplanacak. yani kilise göğe kaldırılacak. yüzyıllar önceki bir kehanette, şimdiki papanın seçilen son papa olacağı ve ölümünden sonra katolik kilisesi yıkılacağı belirtilir. tarih yaklaştı mı ne!

"bütün bunlar, rab isa ateş alevleri içinde güçlü melekleriyle gökten gelip göründüğü zaman olacak." (2.sel.1:8 vs.)

ikinci aşamada ise isa, havadan büyük bir görkemle, kilisesi ve meleklerin eşliğinde armageddon savaşı sırasında, görünür bir şekilde yeryüzüne inecektir. bu inişi herkes görecek elbet.

"mesih bir çoklarının günahlarını yüklenmek için bir kez kurban edildi. ikince kez, günah yüklenmek için değil, kurtuluş getirmek için kendisini bekleyenlere görünecektir." (ibr. 9:27).

ama isa'dan önce yeryüzüne deccal gelecekmiş.

"sonra on boynuzlu, yedi başlı bir canavarın denizden çıktığını gördüm. boynuzlarının üzerinde on taç vardı, başlarının üzerinde küfür niteliğinde adlar yazılıydı. gördüğüm canavar parsa benziyordu. ayakları ayı ayağı, ağzı aslan ağzı gibiydi. ejderha canavara kendi gücü ve tahtıyla birlikte büyük yetki verdi. canavarın başlarından biri ölümcül bir yara almışa benziyordu.

canavara, kurumlu sözler söyleyen, küfürler savuran bir ağız ve kırk iki ay süreyle kullanabileceği bir yetki verildi. tanrıya küfretmek, onun adına ve konutuna, yani gökte yaşayanlara küfretmek için ağzını açtı. kutsallarla savaşıp onları yenmesine izin verildi. canavar her oymak, her halk, her dil, her ulus üzerinde yetkili kılındı. yeryüzünde yaşayan ve dünya kurulalı beri boğazlanmış kuzunun yaşam kitabına adı yazılmamış olan herkes ona tapacak. kulağı olan işitsin! tutsak düşecek olan tutsak düşecek. kılıçla öldürülecek olan kılıçla öldürülecek. bu, kutsalların sabrını ve imanını gerektirir.

bundan sonra melek beni ruhun yönetiminde çöle götürdü. orada yedi başlı, on boynuzlu, üzeri küfür niteliğinde adlarla kaplı kırmızı bir canavarın üstüne oturmuş bir kadın gördüm. kadın, mor ve kırmızı giysilere bürünmüş, altınlar, değerli taşlar, incilerle süslenmişti. elinde iğrenç şeylerle, fuhşunun çirkeflikleriyle dolu altın bir kâse vardı. alnına şu gizemli ad yazılmıştı: büyük babil, dünya fahişelerinin ve iğrençliklerinin anası." yuhanna vahyi

islami kaynaklara göre deccal'in elinde musa'nın asası ve süleyman'ın mührü var. hristiyanlar ise kutsal kase'ye sahip olduğunu belirtirler. büyük babil fahişesi, yani sümer ve babil'in en büyük tanrıçası inanna, iştar, asarte, afrodit ve lucifer adlarıyla bilinen kadının oğlu olan, bu bir gözü kör, kafasında 666 rakamı gizli deccal, süper bir eşekle dünyayı 40 gün içinde gezecekmiş. bu kısım sorun değil artık. kör göz de ayarlanır nasıl olsa. 666 da dövme tapılır! ama önemli nokta şu, önce deccal gelecek, yeryüzüne hakim olacak, sonra isa gelip, mediggo ovasındaki son büyük savaşta deccal ile savaşacaktır. yani armagedon savaşı. yeryüzünde türeyen gog ve magoglara karşı, isa'ya inanan kişilerin tekrar dirilerek gerçekleşecek olan savaş. biraz ragnarok'u hatırlatmıyor değil hani.

"bin yıl dolunca, şeytan zindanından çözülecektir ve yerin dört köşesinde olan milletleri, gog ve magog'u, saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzere çıkaracaktır. onların sayısı denizin kumu gibidir." vahiy 20. bab 7-8

"üç kötü ruh, kralları armageddon denilen yere topladılar."
vahiy 16:16

neyse sevgili okurlar, dediğim gibi, bu bir kısım inananın düşüncesidir. bir çok yahudi mesihin gelmesi ile artık uğraşmıyor ve buna inanmıyor ve hatta sallamıyor. israil'i sadece başları sıkışınca sığanacakları bir ülke olarak görüyorlar. hristiyanların büyük bir çoğunluğu ise bu yahudi mesihin geldiğini, insanlarla yeni bir antlaşma yaptığını ve ikinci gelişi ile beraber tüm dünyanın huzura kavuşacağını inanır.

08 Aralık 2009 Salı

süleyman demirel'in altın siyaset yılı!!

hayata ısparta'nın çoban sülü'su olarak başlayıp barajlar kralı olarak devam eden, siyasete atılmadan önce morrison süleyman olarak adlandırılan ve akabinde baba lakabını alan, koskoca mason localarının çat diye ikiye bölünmesine neden olup bu ülkeye yaptığı en büyük hizmeti gerçekleştiren, siyasete 29 kasım 1964'de başlayan başlayan dokuzuncu cumhurbaşkanımız, 29 kasım 2014'de altın siyaset yılı'nı kutlayacaktır. tahminlere göre 2500 yılına kadar yaşayacağı için ilk 50'sini kutlaması bence çok abukça bir hareket. ama nasıl olsa kendisiyle beraber yola çıkanlar o kadar yaşamayacak. o yüzden omuz omuza verdiği bu kişiler hakkın rahmetine kavuşmadan bu kutlu gün kutlanmalıdır. neyse efendim, ben kendimce hazırladığım kutlama programını yazayım;

- ilk önce, üzerinde başbakanlık yazan 6 koltuğa sırayla oturur. sonra, en son sırada bulunan cumhurbaşkanlığı koltuğuna da oturur. akabinde;
- deniz gezmiş ve arkadaşlarının idamının canlandırılması ve 1961 anayasasını budama makası ile budama töreni. hayatta kalan idam sevdalısı mebusların gözlerinden yaş da gelmesi amacıyla 3 devrimcinin temsili mankenleri hazırlanır. tekrar tekrar idam edilmeleri için temsili önergeler verilir. "idam, idam" diye bağırılır.

- çetin altan bu programa çağrılmalıdır ve tekrar "nazım türkiye'nin en büyük şairidir" demelidir. aynı gözleri dönmüş yiğit sağcı mebuslar, gariz küfürler ve hınçla, küffarın üstüne gider gibi altan'a saldırmalı, sadun aren'ın gözleri oyulması çalışmaları için sadun aren maketlerinin sandalyelere koyulması gerekmektedir. nazım hikmet maketleri yakılıp, şiirleri kağıt öğütme makinasına atılmalıdır.

- fikret kızılok'tan demirbaş adlı süleyman demirel şarkısını yüzlerce kez tekrar dinlemek.

"ne padişah ne sultan
bi enişten bi ablan
yanında bir de baban
sefam olsun yaradan

süleyman hep başbakan
başbakan hep süleyman"

- ülkemizin her yerinden gelen 550 vatandaşımızın katılacağı temsili şapka kapma töreni. birinciye dp'nin kuvvetli olduğu bir ilden birinci sıra mebus adaylığı verilecektir.
- temsili türkiye'yi 70 cente muhtaç etme töreni. bu anlamlı günde 50 cent'in adı 70 cent olarak değiştirilecektir. bu yüzden türkiye'deki 50 cent hayranları imza kampanyası düzenleyip toplanan imzaları amerika'ya yollayacaklardır.
- temsili aile fotoğrafı çekimi. yanlız bu kişilerin çoğu yolsuzluktan hapse girip çıktığından bir kısım kişiye ulaşılamayabilinir. bu yüzden, bu kişilerin maskesini takan milyonlarca fakir kişinin kareye girmesi gerekir. o kareler ancak öyle dolabilir.

- temsili ecevit, erbakan ve özal'la koltuk kapma savaşı. çiller ile atışmalar, demirbaş şarl'ın ruhunu çağırma töreni, "cindoruk çok yaşasın" diye havai fişek gösterileri.
- temsili asker geldiğinde şapkayı alıp gitme töreni.

- demirel'in meşhur sözlerini söylediği günlerde doğan kişilerin, bu sözleri demirel gibi söylemesi. milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde bu sözlerin okul duvarlarına da yazdırılması için meclise önerge verilmesi.

böylece sayın demirel'e şükranlarımızı sunduğumuz gibi nasıl büyük bir insan olduğunu da hatırlarız. benden sonra öleceği için gözüm açık gitmez.

07 Aralık 2009 Pazartesi

basında ben!!

haberturk, 06.12.2009'da, yani dün, benim blogdan bir yazının küçük bir bölümünü yayınlamış. artık meşhur oldum!!! ama 1 kuruş bile telif ödemediler...

yıllar önce, lisemin kapanacağı haberini yapan yerel bursa gazetelerinde de, elimde kürek ile ahır temizlerken fotoğrafım çıkmıştı. bu da ikinci oldu işte!

(yazıyı bana haber veren, taratıp bu sabah yollayan ve üstüne kıskançlıktan çat çat çatlayan(!) saygıdeğer ve elleri öpülesi dostum winston wolf'a teşekkürler.)
Blog Widget by LinkWithin

...